Ana Sayfa
0.312 231 02 25
 

YOK HÜKMÜNDEKİ İŞLEMİN YOL AÇTIĞI ZARARLAR

ÖZETİ:

Zaman aşımı süresi geçtikten sonra hukuka aykırı şekilde verilen disiplin cezası yargı denetimi dışında olmakla beraber, davacının uğradığı manevi zararın hak ve nesafet uyarınca kusursuz sorumluluk ilkesine göre karşılanması gerekir.

Davacı 11 Eylül 2002 tarihinde kayda geçen dava ve 26 Haziran 2003 tarihinde AYİM kaydına geçen cevaba cevap dilekçelerinde özetle; Bir banka tarafından konan haciz ile kanuna aykırı olarak aylığının tümünün verilmediğini, buna itiraz ettiğini ve aylığının korunması için 08.04.2002 tarihinde Bl.K.na dilekçe verdiğini, bu dilekçesi Üs Komutanlığına ulaştırılmasına rağmen işlem yapılmadığını, bu sebeple 20.05.2002 tarihinde bu hususu hatırlatarak 3 ncü sicil amiri olan Üs Komutanlığa hitaben yazdığı dilekçeyi Per.Ş. Md.ne durumu açıkladıktan sonra verdiğini, kendisinin komutana ileteceğini söyleyerek dilekçeyi aldığını, bunun 211 sayılı İç Hizmet Kanunun 25-27 nci maddeleri çerçevesinde yasal bir müracaat olduğunu, bu müracaatın usulsüz olduğundan bahisle Tb.K.ı tarafından 03.07.2002 tarihinde 3 gün göz hapsi ile tecziye edildiğini, ceza yazısında İç Hizmet Kanununun 28 nci maddesine temas edildiğini, “yok hükmündeki” bu cezanın kaldırılması için yaptığı müracaata Üs Komutanlığınca 07.08.2002 tarihinde olumsuz cevap verildiğini, işlemediği bir suçtan dolayı ceza verilmekle suçta ve cezada kanunilik prensibinin ihlal edildiğini, meşru dayanağı bulunmayan infaz işlemi ile şahsi hürriyetinden yoksun kaldığını, idarenin ajanının haksız fiilinden dolayı zarara uğradığını beyanla, fazlaya ilişkin hakları saklı tutulmak üzere infazın tamamladığı tarihten itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte 6 milyar TL. manevi tazminat ödenmesini dava ve talep etmiştir.

Dava dosyasındaki belge ve bilgiler incelendiğinde; davacının aşırı borçlanmasından dolayı aylığının haciz konduğu, birlikte aylık ödemelerinin ……… Bankasında açılan hesaplara yatırılmak suretiyle yapılmaya başlanmasından sonra bankanın davacının aylığından borcuna mahsuben kesinti yaptığı, davacının bu sebeple Bl. K.na 08.04.2002 tarihinde dilekçe ile başvurduğu, bu dilekçe Üs Komutanlığına ulaştırılmış ise de herhangi bir işlem yapılmadığı gibi bir cevap da verilmediği, nisan 2002 aylığına da bankaca el konulması üzerine davacının 20 Mayıs 2002 tarihli dilekçesiyle Üs Komutanlığınca işlem yapılmasını sağlamak için doğrudan Üs Personel Şube Müdürüne müracaat ettiği, dilekçeden bilahare haberdar olan Tabur Komutanının aşırı borçlanma halinden dolayı Bl. ve Tb. K.larını atlayarak Per.Ş.Md. ne doğrudan usulsüz ve müracaatta bulduğundan bahisle 03.07.2001 tarihinde davacıdan savunmasını istediği, davacının “20.05.2002 tarihinde Üs Komutanlığı nezdinde işlem görmesi maksadıyla Üs Per.Ş.Md.ne bir dilekçe verdim Usulsüz bir müracaatım olmamıştır.” şeklinde savunma yaptığı, savunmayı yetersiz gören Tb.K.nın 15.07.2002 gün ve MEBS TB: 7200-93-02 sayılı yazısı ile ayrıntılı bir değerlendirme yaparak İç Hz. K. m. 28’deki kuralları ihlal ettiği gerekçesiyle Askeri Ceza Kanununun 3 gün göz hapsi ile tecziye ettiğini bildirildiği, cezanın 15 ila 18 Temmuz 2002 tarihleri arasında infaz edildiği, davacının cezanın hukuka aykırı olduğundan bahisle yok hükmündeki cezanın iptal edilmesi için 29.07.2002 tarihinde Üs Komutanlığına başvurduğu, buna Üs Komutanlığının 07.08.2002 gün ve DİS.SB: 7200-180-02 sayılı yazısı ile verilen cevapta, “İç Hz. K’nun 28 nci maddesinin sehven yazıldığının, cezanın kanuna uygun olduğunun ve yapılan müracaat, şikayet olarak değerlendirildiğinden As.C.K.nun 189 ncu maddesine göre disiplin cezasının kaldırılmasına gerek görülmediğinin” bildirildiği, davacının bunun üzerine manevi tazminat talepli bu davayı açtığı görülmektedir.

Başsavcılığın söz konusu cezanın yoklukla malûl olduğuna ilişkin görüşü ve davacının üst makama itirazında “verilen cezanın yok hükmünde olduğundan kaldırılmasını” istemesi karşısında, öncelikle somut olayda yokluk halinin bulunup bulunmadığı irdelenmiştir. Bilindiği üzere, idari işlemin özellikle kurucu unsurlarında ağır ve apaçık hukuka aykırılık bulunduğu takdirde yokluk hali söz konusu olur. Bunun sonucu olarak yoklukla malûl işlem her zaman geri alınabileceği gibi iptaline ilişkin dava her zaman açılabilir. Tabiatiyle, her zaman işlemin yokluğunun tespitiyle tazminat davası da açmak mümkündür.

Davacı savunmasında “Üs Komutanlığı Personel Şube Müdürüne 20.05.2002 tarihinde dilekçe verdiğini” beyan ederken, Per.Şb.Md.Yb. ……………… “davacıyı bağlantısı ve yetkisi olmadığını söyleyerek dilekçesini kabul etmediğini, akabinde durumu Tabur Komutanına bildirdiği” ifade etmektedir. Tabur Komutanı Bnb. …………….. ise, “davacının usulsüz müracaattan savunmasını aldığı tarihten birkaç iş günü önce Personel Şube Müdüründen sözlü olarak öğrendiğini” söylemektedir. 15.07.2002 tarihli cezalandırma yazısında “usulsüz müracaatla davacının idareyi gereksiz ve hak etmeyecek şekilde meşgul ettiği, bu suretle İç Hz.K. m.28’deki kurala uymadığı için tecziye edildiği” belirtilmektedir.

Davacının cezalandırılan fiili 20.05.2002’de vuku bulduğu halde, savunması 03.07.2002 tarihinde alınmış ve ancak 15.07.2002 tarihinde cezai işlem tesis olunmuş ise de disiplin amiri davacının fiilini ister hemen olayın akabinde, isterse savunmanın alındığı tarihten birkaç gün önce öğrenmiş olsun, derhal tahkikat yapılmamak veya uzunca bir süre sonra işleme başlamakla, Askeri Ceza Kanununun 179 ncu maddesinde öngörülen disiplin cezalarında müruru zamana ilişkin 1 aylık süre geçirilmiş bulunmaktadır. Zira, As. C.K.nun 179 ncu maddesi; “Disiplin tecavüzlerinde ve kabahatlerine bir ay sonra ceza verilmez. Ancak fiil tahkikatı mucip ise bu husus için iktiza eden zaman yukarıdaki bir aya dahil olmaz.(...)” hükmünü amirdir. Buna göre hangi beyan esas alınırsa alınsın bir tahkikatla durdurulmamakla, maddede öngörülen zaman aşımı müddeti geçirilmiş olduğundan artık ceza verilemez.

Diğer taraftan, davacının sıralı disiplin amirleri olan bölük ve tabur komutanlarını atlayarak Üs Komutanına iletilmek üzere Üs Per.Ş.Md.ne dilekçeyle yaptığı başvurunun, usulsüz müracaat teşkil etsin etmesin, üst makamların gereksiz yere meşgul edilmesinden dolayı disiplin tecavüzü olarak değerlendirilmesinde ve buna göre ceza tayininde hukuka aykırı bir hal sözkonusu değildir. Aksinin kabulü, yerindelik denetimi yapmak ve idarenin takdir yetkisini ortadan kaldıracak şekilde yargı kararı verme yasağının ihlâli anlamına gelir ki, 1602 sayılı kanunun 20/2 nci maddesinin amir hükmü karşısında, objektiflikten ve ölçülülükten uzaklaşıldığını gösteren bir değerlendirme hatası olmadıkça takdir yetkisinin hukuka aykırı kullanımından bahsedilemez. Cezalandırma yazısında, İç Hizmet Kanununun müracaat konusunu düzenleyen 24-27 nci maddeleri yerine sehven toplu şikayeti yasaklayan 28 nci maddesine temas edilmesi de, bu gerçeği değiştirmemektedir.

Bununla beraber, somut olayda, cezanın davacının şikayeti üzerine üçüncü disiplin amiri olan Üs Komutanının denetiminden geçmiş olması, idarenin As.C.K.nun 179 ncu maddesi hükmünün yorumunda hataya düşmesi, fiilin vuku bulduğu tarih ile öğrendiği ve cezanın tayin edildiği tarihler arasındaki süre farkının net ve uzun olmaması sebepleriyle, disiplin cezalarında müruru zamana ilişkin hükmün ihlalinin, işlemi yoklukla malûl kılacak derecede ağır ve apaçık bir hukuka aykırılık teşkil etmediği değerlendirilmiştir.

Bu noktadan sonra, yukarıdaki tespit karşısında, yoklukla malûl olmadığı değerlendirilen disiplin cezasından dolayı uğranılan zararların tazmin edilip edilmeyeceği konusunun irdelenmesi lazımdır. Anayasanın 129 ncu maddesinin 3 ncü fıkrasında, uyarma ve kınama cezalarının yargı denetimi dışında bırakılabileceği ve 4 ncü fıkrasında; Silahlı Kuvvetler mensuplarına ilişkin hükümlerin saklı olduğu kayıtlanmaktadır. 1602 sayılı AYİM Kanunun 21 nci maddesine göre, “Cumhurbaşkanın, Yüksek Askeri Şuranın tasarrufları ve sıkı yönetim komutanlarının 1602 sayılı Kanunda yazılı tasarrufları ile disiplin suç ve tecavüzlerinden ötürü disiplin amirlerine verilen cezalar yargı denetimi dışındadır.”

Bu düzenlemelerden anlaşılacağı üzere, TSK mensuplarına ilişkin disiplin cezalarına karşı yargı yolu kapalı tutulmuştur. Bu yargı denetimi kısıntısının tam yargı davalarını da kapsayıp kapsamadığı, işlem iptal davasına konu edilmese ve bu yöndeki talep reddedilse bile işlemden doğan zararın tazminin istenip istemeyeceği konusunu açıklığa kavuşturmak gerekmektedir. Anayasanın 125 nci maddesine göre idare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararları ödemekle yükümlüdür. Bu suretle idarenin sorumluluğu Anayasa prensibi olarak kabul edilmiştir. Ancak, Anayasada idarenin sorumluluğunun hangi esaslara göre belirleneceği belirtilmemiş, bu meselenin halli doktrin ve yargı kararlarına bırakılmıştır. Bugün idarenin sorumluluğu hizmet kusuru ve kusursuz sorumluluk ilkelerine dayandırılmaktadır. İster hizmet kusuru isterse kusursuz sorumluluk ilkelerine dayandırılsın genel olarak idarenin tazmin borcunun doğabilmesi için bir zararın mevcudiyeti, zarara yol açan eylemin idareye yüklenebilir nitelikte bulunması, zarar ile eylem arasında illiyet bağının bulunması zorunludur.

Anayasanın 129 ncu maddesinin 4 ncü fıkrasıyla tanınan İstisnaya uygun olarak 1602 sayılı AYİM Kanununun 21 nci maddesinde düzenlenen yargı bağışıklığından dolayı inceleme kabiliyeti bulunmayan disiplin cezalarına karşı iptal ve tam yargı davası açılamayacağı hususu tartışılmaz. Bununla beraber Anayasanın 2 nci maddesinde Cumhuriyetin niteliklerinden olduğu kabul edilen Hukuk Devleti ilkesinin en başta gelen teminatının bağımsız yargı denetimi olduğu aşikardır. Bu husus, Anayasa mahkemesinin, “... insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyan, adalete ve eşitliğe dayanan bir hukuk düzeni kurarak bu düzeni sürdürmekle kendini yükümlü sayan, tüm çalışmalarında hukuk kurallarına ve Anayasaya uyan, işlem ve eylemleri yargı denetimine bağlı olup toplum yaşamında bireylerin haksızlığa uğratılmamasını ve mutluluğunu amaç edinen bir devleti biçimleyen hukuk devleti tanımı , doğal olarak devlete güven ilkesini de içerir. Devletin yaptığı düzenlemelerle haksız bir edinim sağlaması ve kişilerin haksızlığa uğratması kabul edilemez...” (AYM, 12.12.1989, 1989/11-48) ve “ ...Hukuk devletinin başlıca amacı, kamu gücü karşısında kişinin hak ve özgürlüklerini korumaktır. (...) Hukuk devletinde yönetimin tüm eylem ve işlemlerinin hukuka uygunluğu zorunludur. Bu nedenle hukuk devletinin vazgeçilmez koşullarından birisi, idarenin yargısal denetimidir. Yönetsel işlemlerin hukuka uygunluğunun denetiminde iptal davası yolu asıldır. İptal davaları kişilerin kendi yararlarına sonuç almalarını amaçlamakla birlikte genelde hukuka uygunluğu sağlayarak kamu yararını gerçekleştirir...” (AYM, 01.10.1991, E.1990/40, K.1991/33) şeklindeki yorumlarıyla, yargı güvencesinin Hukuk Devleti ilkesinin en önemli unsuru olduğu vurgulanmaktadır. Hukuk düzenimiz bakımından, bu güvence Anayasanın 125 nci maddesinde ifadesini bulmaktadır.

Ne var ki, çağdaş evrensel hukuk normları ve T.C. Anayasasının öngördüğü insan haklarına dayalı demokratik hukuk devleti ilkeleri gereği olarak idarenin ilgilerin fiili ve hukuki durumlarını etkileyen birel nitelikteki işlemlerinin hukuka uygunluk denetimi kapsamında olmaması düşünülemez ise de , birçok işlemin yanısıra disiplin cezaları da pozitif hukuk kuralları açısından denetlenemez durumdadır. Bu takdirde dahi, doktrinde ve yargı içtihatlarında belirtildiği üzere yargı bağışıklığına sahip ve/veya hukuka uygun bulunan işlemlerin yoklukla sınırlı olarak ve kusursuz sorumluluk esası yönünden denetimi mümkündür. Konu, yokluk halinde idarenin tazmin sorumluluğu olarak ortaya konduğunda, öncelikle belirtmek gerekir ki, hizmet kusuru halinde idari işlemden kaynaklanan zararlarından dolayı idare evleviyetle sorumlu tutulabilmelidir. Zira, yokluk hali, mahiyeti itibariyle işlemin denetimine ilişkin sınırlamaları ortadan kaldırdığından, bunun doğal sonucu olarak idari mahkemelerde tam yargı davasını da mümkün kılmaktadır (SARICA, Ragıp: Yoklukla Malûl İdari Kararlardan Dolayı İdarenin Mali Mesuliyeti Meselesi, İÜHFM,C.XIII, İstanbul 1947 s.906 vd.; TANDOĞAN, Sabri: Objektif ve Sübjektif Tasarruflarda Yokluk, İdare Hukuk ve İdari Yargı ile ilgili incelemeler, C.I, Ankara 1976, s.91).

AYİM de yoklukla malûl idari işlemden dolayı idarenin zararı tazmin etmekle yükümlü olduğunu içtihat etmektedir. Örneğin, AYİM, ayırma işlemine ilişkin bir YAŞ kararını yok hükmünde sayıldıktan sonra ardından açılan tam yargı davasını kabul ederek idarenin tazminat ödemesine hükmetmiştir. (1 nci D., 25.05.1999, E.1999/92 K.1999/539).

İdarenin hukuka uygun işlemlerinden dolayı tazmin sorumluluğu konusuna gelince, doktrine göre, idare bu takdirde şartları varsa kusursuz sorumluluk esasına göre tazminat ödemek durumundadır. İdarenin kusursuz sorumluluğu bulanan hallerde genellikle kamu külfetleri karşısında eşitlik, (idari) risk ve sebepsiz iktisap ilkelerine müracaatla işlemen doğan zararların karşılanması gerektiği düşünülmektedir (DURAN, lütfi: İdari İşlemden Sorumluluk, İÜHFM, C.XXXIII, S.3-4, İstanbul 1968, s.10.vd.; ATAY,E.Ethem:İdarenin Sorumluluğu ve Tazminat Davaları, Ankara 2003, s.115; ESİN, Yüksel: Danıştay’da Açılacak Tazminat Davaları, İkinci Kitap: Esas, İdarenin Hukuki Sorumluluğu, Ankara 1973, s.1154 vd.) Bunlara, hiç şüphesiz, adalet, hak ve nısfet kuralları da eklenmelidir. Fransa’da, Danıştay, aksine hüküm yoksa kanunların uygulanmasından doğan zararların da kusursuz sorumluluk kuramına göre tazmin olunabileceğini kabul etmektedir (1938’de la Flevrette kararı, ATAY s. 1160).

Danıştay, hukuka uygun idari işlemlerden dolayı idarenin kusursuz sorumluluğunu tespit ettiği hallerde, çok kere esasını belirtmese de, tazminata hükmetmektedir. Mesela, hükümetin dış ödeme dengesini sağlamak veya Türk parasının kıymetini korumak maksadıyla gerekli tedbirleri almasında, geriye yürütülmedikçe hukuka aykırılık düşünülemeyeceği, lakin bundan doğan külfetin eşitlik, hak ve nesafet kurallarıyla bağdaşmayacağından sadece bazı kişilere yüklenemeyeceği, dolayısıyla bazı kişilerin uğradığı olağan dışı zararların tazminin gerektiği kararlaştırılmıştır: 12.D, 05.10.1966, 1946/769-2715. (Aynı doğrultuda 6.D, 25.03.1970, E.1967/2268, K.1970 /792; 8.D, 10.05.1961, E.1960/6264, K.1961/1910; 6.D, 25.04.1970, E.1966/2104, K.1970/1134; 8.D, 10.03.1961, E.1960/6264, K.1961/1910) Ankara Bölge İdare Mahkemesi, yargı bağışıklığına rağmen Anayasanın 159 ve 2641 sayılı HSYK Kanununun 12/son maddesine göre HSYK’ nun disiplin cezaları da dahil kararlarına karşı yargı yolu kapalı ise de, Adalet Bakanına hakaret suçundan beraat eden savcıya, aynı sebeple verilen kınama cezasından dolayı, Anayasanın 125 nci maddesi karşısında tam yargı davası açılabileceğine ve beraat yönündeki yargı kararında keyfi hakaret ettiği anlaşılan HSYK’nun cezaî işleminden doğan manevi zararın tazmininin gerektiğine karar vermiştir (14.03.1995, 747/1242).

AYİM de, idarenin hukuka uygun işlemlerinin kusursuz sorumluluk açısından incelenebileceği yönünde içtihat etmektedir. Örnek vermek gerekirse, AYİM, 1962 neşetli subayların kadrosuzluktan dolayı YAŞ kararı ile 1961 neşetli subaylarla birlikte ve 1 yıl erken emekliye sevk edilmelerine ilişkin bir dizi davada hukuka aykırılık görmemekle beraber, ilgilerin uğradığı manevi zararın kusursuz sorumluluk esasına göre tazmininin gerektiğini kararlaştırmıştır (Drl.Krl, 28.12.1995, E.!994/9, K.1955/30; Drl.Krl. 28.12.1995, E.1994/18, K.1995/31). Keza, Genelkurmay karargahına atanan bir yedek subayın sakıncalı olduğunun tespit üzerine sebebiyle başka bir yere tayininin hukuka uygun bulunduğuna, ancak reddolunan iptal davasını müteakiben açılan tam yargı davasında hizmeti iyi işletmeyen idarenin hizmet kusuru sebebiyle uğranılan manevi zararın tazminine hükmetmiştir (1. D.27.10.1998, E. !998/879, K.1998/861). Aynı şekilde, AYİM’nin disiplinsizlikten dolayı YAŞ kararı ile TSK’den ayırma işlemlerine karşı açılan tazminat davalarının bir kısmını kusursuz sorumluluk yönünden incelendiği (Drl.Krl, 26.05.1994, 1994/13-12, esastan red) , yahut bir kısmının incelenebileceği yönünde muhalefet görüşü ihtiva ettiği (1 nci D, 08.12.1998, E.1998/240 1028; Drl. Krl. 28.12.1995, E.1994/18, K.1995/31; 28.12.1995, 194/5, K.1995/30) görülmektedir.

Bu açıklamalar ışığında konuyu değerlendirirsek, 1602 sayılı AYİM Kanununun 21 nci maddesi hükmüyle kamu düzeni ve yararı gereği disiplin cezalarına karşı yargı bağışıklığı getirilmiş ise de, Anayasal ilkelerden hareketle idarenin kusursuz sorumluluğu açısından disiplin cezasından dolayı idarenin sorumluluğunun bulunup bulunmadığının incelenmesi gerekmiştir. Hiç şüphe yok ki, bu yargı bağışıklığı, iptal davası yoluyla hukuka aykırılığın ve tam yargı davası yoluyla hizmet kusurunun tespitini kapsamakta, fakat idarenin objektif sorumluluğunu ortadan kaldırmamaktadır. Suç ve cezada zaman aşımının, disiplin ve ceza hukukunun kamu düzenine ilişkin temel kurallardan biri olduğu dikkate alındığında, yasal düzenleme gereği bunun hukuka aykırılığının tespit ve tetkik edilmemesinden dolayı uğranılan zararın hakkaniyet kuralına göre tazmini gerekir. Aksinin kabulü, fiilin vukuunun üstünden uzun bir süre geçmesine ve zaman aşımı bulunmasına rağmen verilen cezalardan dolayı, salt yargı bağışıklığı sebebiyle idarenin tamamen sorumsuz sayılması demektir ki, bu hususu demokratik hukuk devleti ilkesiyle bağdaştırmak da, kanun koyucunun denetimi engellerken bunu murat ettiğini kabul etmek de mümkün değildir. Esasen, bir işlemin yasa hükmü ile hukuka uygun kılındığı hallerde yerine göre eşitlik, adalet, hakkaniyet ve sebepsiz iktisap ilkeleri gereği idare bu sonucu tazminle yükümlü tutulmalıdır.

Somut olaya dönersek, davacının idarenin işleminden dolayı uğradığı zararın hak ve nesafet kuralı gereği karşılanması lüzumu ortadadır. Davacının, zaman aşımı dışında verilen ve yok hükmünde sayılması halinde hizmet kusuru oluşturabilecek cezaya ilişkin süresinde açtığı manevi tazminat davasının yasa hükmü gereği yargı denetiminin yapılmaması, başlı başına adalet ve hakkaniyet ilkelerine tezat teşkil etmektedir. Hal böyle olunca, üç gün göz hapsinde tutulmak gibi olağan dışı ve özel bir zararı bulunan davacının duyduğu elem ve üzüntünün giderilmesinin icap ettiği değerlendirilmiştir.

Doktrin ve yargı kararlarında belirtildiği gibi manevi tazminat patrimuanda meydana gelen bir eksilmeyi karşılamaya yönelik bir tazmin aracı olmayıp manevi tatmin aracıdır. Başka türlü giderim yollarının bulunmayışı veya yetersiz kalışı, manevi tazminatın parasal olarak belirlenmesini zorunlu hale getirmektedir. Olayın gelişimi ve sonucu, ilgilinin durumu itibariyle manevi zarara karşılık mahkemece takdir edilecek manevi tazminatın, manevi tatmin aracı olmasından dolayı zenginleşmeye yol açmayacak miktarda, fakat idarenin olaydaki ağırlığını ifade edecek ve ilgililerin duyduğu acı ve üzüntüyü kısmen de olsa giderilebilecek ölçüde tespiti lazımdır.

Bu cümleden olarak, somut olayda idarenin kusursuz sorumluluğun hükmedilmesinin davacı yönünden başlı başına tatmin sağlayan bir hal olduğu nazara alınarak bunu tespit ve tayin eden sembolik miktarda bir paranın manevî tazminat olarak ödenmesi kararlaştırılmıştır. Tazminatın miktarı, idarenin tazmin sorumluluğunun bulunduğu esastan kabul eden kurul çoğunluğu tarafından hüküm tarihi itibariyle yasal faizi de kapsayacak şekilde ve maktuen hesap edilmiştir.

Yukarıda açıklanan sebeplerle;

Davanın kabulü ile disiplin cezasından dolayı kusursuz sorumluluk esasına göre davacıya maktuen 250.000.000 TL. (İkiyüzellimilyon TL.) manevi tazminat VERİLMESİNE, davacının fazlaya ve faize ilişkin taleplerin REDDİNE,

K A R Ş I O Y GEREKÇESİ

Disiplini ve askeri terbiyeyi bozan davranışları nedeniyle davacıya verilen disiplin cezasının tüm unsurları ile hukuka uygun olduğu, bu disiplin cezası nedeniyle davacının manevi tazminat istemine de hakkı bulunmadığı değerlendirildiğinden aksi yönde oluşan sayın heyetin görüşüne katılamadık. 22.04.2004

ÜYE

ÜYE

Necati YÜKSEL

İ.Salim OLGUNER

P. Kur. Alb.

J.Kur.Alb.

Dergi No:20
Karar Dairesi:AYİM 3.D.
Karar Tarihi:22.04.2004
Karar No: E.2003/675
Karar No: K.2004/590

İLETİŞİM BİLGİLERİ BAYTOK HUKUK BÜROSU
Korkutreis Mahallesi Sezenler Caddesi No: 4/16 06430 Sıhhiye / Çankaya - ANKARA
Tel: +90 312 231 02 25
Fax: 0 312 231 02 26
E-mail: info@baytokhukukburosu.com
Başa Dön
Facebook
Twitter
Youtube