Ana Sayfa
0.312 231 02 25
 
Yeni Türkiye Dergisinin Mayıs-Haziran 52. Sayında Savaş Baytok` un Yargı Reformunda Avukatın yeri adlı makalesi yayınlanmıştır.

YARGI REFORMUNDA AVUKAT
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                               Av. Savaş BAYTOK*

 

A.    Giriş

Gündeme yargı paketleri adı altında yapılan yasa değişiklikleri ile taşınan yargı reformu, 2009 yılından günümüze kadar gelen bir süreç olarak tanımlanabilir.

Bilindiği üzere, bu zaman zarfında Türkiye, Avrupa Birliği’ne üyelik sürecine girmesi sonrasında demokratik toplum düzeninin ihtiyaç duyduğu çağdaş ve yenilikçi hukuk reformunu gerçekleştirmek üzere “Yargı Reformu Stratejisi” adı altında bir süreç belirlemiştir.

1999 yılında AB Helsinki Zirvesinde Türkiye’nin diğer aday ülkelere uygulanan şartları yerine getirmesi koşuluyla AB’nin tam üye adayı olduğu kabul ve ilan edilmiştir.

Bununla ilgili olarak Türkiye, Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirmek amacı ile adımlar atmış, bunun üzerine 17.12.2004 tarihinde Brüksel’ de gerçekleştirilen AB zirvesinde, Türkiye ile AB’ ye katılım müzakerelerine başlanması kararlaştırılmış; 03.10.2005 tarihinde ise fiilen katılım müzakerelerine başlanmıştır.

AB yetkililerince Türkiye’nin yargının tarafsızlığı, bağımsızlığı ve etkinliğini güçlendirmesine yönelik bir ‘ Yargı Reformu Stratejisini’ sunması gerektiği belirtilmiş ve 2008 – 2013 yıllarını kapsayacak bir ‘ Yargı Reformu Stratejisi’ oluşturulmuştur. 2012 yılının sonlarına doğru ise ‘ Yargı Reformu Stratejisi’ gözden geçirilerek 2010 – 2014 yıllarını kapsayacak şekilde genişletilmiştir.

‘Yargı Reformu Stratejisi’ incelendiğinde genel anlamda Türk Yargısının bağımsızlığı, tarafsızlığı ve etkinliğinin sağlanması gibi amaçlar belirlendiği ve bu amaçlara hizmet edecek şekilde hedefler konulduğu görülmektedir.

Bunun yanında Adalet Bakanlığı Stratejik planı 2010 -2014 incelendiğinde tanımlar başlıklı kısımda Avukatların ‘Yargı Profesyoneli’ olarak adlandırıldıkları dikkat çekmektedir. ‘Yargı Mensubu’ olarak ise hakim ve cumhuriyet savcıları tanımlanmıştır.

Oysaki 1136 sayılı Avukatlık Kanunun 1. Maddesinde, ‘avukat yargının kurucu unsurlarından bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder’ denmek sureti ile Avukatların yargının kurucu bir unsuru olduğu açık bir şekilde ifade edilmiştir.

Bu haliyle Adalet Bakanlığı Stratejik planı 2010-2014 incelendiğinde de hakim ve cumhuriyet savcıları ile çalışanların ‘iç paydaş’, avukatların ise sadece ‘yararlanıcı’ olarak adlandırıldıkları görülmektedir.         

 

*Ankara Barosu-Avukat

Bu durum yargı reformu adı altında gerçekleştirilen tüm değişikliklerin Hakim ve Cumhuriyet Savcıları esas alınmak sureti ile yapıldığını ve avukatların sürecin bir parçası olduğu hususunun göz ardı edildiği anlamına gelmektedir.

Oysa ki Adalet Bakanlığı 8. Planında ‘Hedef 2.3’ olarak gösterildiği üzere ‘2013 yılı sonuna kadar Avukatlık mesleğinin sorunlarının çözümüne ve Avukatların yargısal faaliyetlerinin daha etkin katılımının sağlanmasına yönelik olarak TBMM ve Barolar ile işbirliği yapılması’ öngörülmüştür.

Bu hedefe dair strateji olarak ise mevzuat değişikliklerini hazırlanması gerektiği belirtilmiştir.

Bunun dışında Adalet Bakanlığı Stratejik Planı ile avukatlar hakkında öngörülen değişiklikler ve yenilikler genelde avukatların adliyedeki işlerini kolaylaştırabilecekleri bir sistemin sağlanması ve buna dair fiziki ve teknik alt yapının oluşturulması ile sınırlanmış bulunmaktadır.

Bu nedenlerle, bu çalışma ile yargı mensupları arasında ve yargının kurucu unsurlarından biri olarak görülmeyen avukatların, yargı reformu sürecine dahil edilmesi ve sürecin tamamlayıcı bir parçası haline getirilmesi ile ilgili önerilerin sunulması amaçlanmıştır.

B.    Adalet Bakanlığı Stratejik Planında Avukatlara Dair Yer Alması Gereken Hususlar

Bilindiği üzere, hukuk devletinde yargının bağımsız olması ve yargılamanın tarafsız mahkemelerce yürütülmesi esastır. Yargılamada tez, antitez ve sentez olarak ifade edilebilecek üçgende savunma önemli bir ayağı teşkil etmektedir.

            Savunma, hak kaybına uğrayan kişinin hakkını aramasına ve hakkını korumasına hizmet eder. Bu anlamda avukatın iki temel işlevi olduğunu söylemek mümkündür. Bunlardan ilki tarafı temsil etmek diğeri ise yargının önemli ve bağımsız unsuru olmaktır.

            Bu anlamda stratejik plan içerisinde değerlendirilmesi gereken bazı hususları şu şekilde sıralamak mümkündür.

1-     Avukatlık mesleğinde kalitenin yakalanabilmesi için mesleğe başlamadan önceki süreçte kalitenin arttırılması için önlemler alınmalıdır.

Avukatlık mesleğine geçişin ilk temel taşları hukuk eğitimi ile atılmaktadır. Türkiye’de hukuk eğitimi, ÖSYM tarafından merkezi sistemle yapılan bir sınav sonrasında Hukuk Fakültesinde 4 yıllık lisans eğitiminin tamamlanması şeklinde gerçekleşmektedir. Sonrasında ise, yüksek lisans ve doktora olmak üzer 2 basamak daha öngörülmüş bulunmaktadır.

Bu noktada son yıllarda vakıf üniversiteleri nezdinde kurulan hukuk fakülteleri ile birlikte ülkemizdeki hukuk fakültesi sayısının 103’e ulaştığına dikkat çekmekte fayda vardır.

            Hukuk fakültesi, teknik alanlarda olduğu gibi donanımsal bir ihtiyaç doğurmaması ve teorik eğitimin öğretim üyesi ve öğrenci arasındaki bilgi alışverişi esasına dayalı olması sebebi ile en az masrafla kurulan fakültelerden biridir.

           Bu sebeple yeni kurulan gerek devlet, gerekse vakıf üniversitelerinde dahi kolaylıkla hukuk fakültesi kurulabilmektedir. 

Öğrenci kontenjan sayısı bakımından bir denetleme yapılmadığı gibi, ihtiyaç kadar hukukçu yetiştirilmesi gibi bir anlayışa rastlamak ise mümkün olmamaktadır. Bunun yanında öğretim üyesi kadrosu bakımından yetersiz hukuk fakültelerinin kurulması sonrasında yetiştirilen hukukçu kalitesindeki düşüş de kaçınılmaz olmaktadır.

         Hukuk devletinin olmazsa olmaz koşulu olan “bağımsız yargı”, yargının olmazsa olmaz koşulu olan “savunma” ile birlikte anlam kazanır. Savunma, “sav-savunma-karar” üçgeninden oluşan yargının vazgeçilmez öğesidir. Adaletli bir yargılamanın varlığı, ancak avukatlık kurumunun etkin katılımıyla sağlanabilir. 

            Avukatlığın önemi ve özelliği nedeniyle bu mesleğe girişin kimi koşul ve kayıtlamalara bağlı kılınması, hukuk devletinin ve adil yargılanma hakkının gereğidir.

Bu itibarla eğitim kalitesinin yükseltilebilmesi için sosyal ve ekonomik kalkınma planları çerçevesinde ihtiyaç kadar hukuk öğrencisi alınmalı ve öğretim kadrosu sağlamlaştırılmalıdır.

Bunun yanında hukuk eğitimi, genelde öğretim üyelerinin teorik olarak ders anlattığı öğrencilerin ise sadece verilen teorik bilgileri dinleyerek ezberlediği bir sistem içerisinde ilerlemektedir.

Bu sebeple hukuk fakültesi öğrencilerinin teorik olarak aldıkları eğitim, pratik ile desteklenmeli, özellikle lisans eğitimi sırasında uygulamalı eğitim veya gerek adliye gerekse avukatlık bürolarında yapacakları zorunlu staj eğitimleri ile pekiştirilmelidir.

            Avukatın seçkinliği ve üstün nitelikler taşıması, hem kamunun hem de yargının beklediği bir husus olup, bunun sağlanmasında mesleğin gelişmesine katkı kadar mesleğe seçilme de önem kazanmaktadır. Sadece temel hukuki konularda eğitilmiş olmak, bir mesleği yürütmek için yeterli olamaz. Mesleki açıdan yetkinlik, stajyerlik gibi özel eğitimlerin yanı sıra mesleğe girişte seçme ya da elemeyi de içerir.

            Hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti kavramları nitelikli ve yetişkin hukukçuların ve avukatların özverili uygulama ve eylemleriyle yaşama geçebilir. Evrensel demokratik ilkeler ve insan haklarını içeren normlar ve yasaların dahi amaca uygun uygulanabilmesi, amaca uygun yorumlanabilmesi, yargılama ve karar sürecinde hukukçuların sağlam hukuk bilgisine, yorum ve değerlendirme gücüne bağlıdır.

            Hukuksal yorum ve değerlendirme sosyoloji, psikoloji, siyasal tarih, felsefe, iktisat, mantık ve hatta matematik gibi bilim dallarına olan ilgi ve bilgi ile mümkündür. Ancak bütün bunları özümsemiş ve böylece hukuki düşünmeyi öğrenmiş hukukçular ve avukatlar yetiştirdiğimiz takdirde hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti kavramlarını yaşama geçirmiş olabiliriz.

            Bu kapsamda Amerika Birleşik Devletleri’nin hukuk eğitim politikası benimsenebilecek türden bir örnektir. Zira Amerika Birleşik Devletleri’nde hukuk fakültesinde öğrenim görebilmek için, ortaöğretim sonrasında 4 yıllık yüksekokul bitirme şartı aranmaktadır. Böylece mesleğe başlama yaşı da ilerleyeceğinden gerekli bilgi ve olgunluk seviyesinin yakalanması kolaylaşmaktadır.

 Bunun yanı sıra Avrupa’da olduğu gibi staj eğitiminin kalitesinin yükseltilebilmesi için öncelikle staj süresi uzatılmalı, içeriği güçlendirilmeli ve staj sonunda yapılacak ve gerçekten mesleki ve hukuki bilgiyi ölçecek yazılı ve sözlü sınav sisteminin planlaması yapılmalıdır.

            Bugün üyelik görüşmelerinin sürdürüldüğü Avrupa Birliği açısından da staj sonrası sınav zorunludur. Özellikle Almanya’da lisans eğitimi sonrasında bir devlet sınavı ve 2,5 yıllık bir staj eğitiminden sonra sınav yapılmakta, Avusturya’da hukuk fakültesi eğitiminden sonra 5 yıllık pratik eğitim ve 5 sınav bulunmaktadır. Diğer AB üyesi ülkelerde de değişik biçimlerde bu sınavlar yapılmaktadır.

            Dünyanın bütün gelişmiş demokratik ülkelerinde, savunmanın ve savunma mesleğinin önündeki engeller kaldırılmış, uluslararası sözleşmelerle avukatların mesleklerini özgürce yerine getirmelerine olanak sağlanmış, avukatlık mesleğinin kalitesinin yükseltilmesi amacıyla, başta avukatlık mesleğine sınavla kabul olmak üzere, pek çok önlem alınmış iken Türkiye Barolar Birliği ve 78 Baronun muhalefetine rağmen Avukatlık Yasasında değişiklik yapmak suretiyle “...Avukatlık sınavını başarmış olmak...” şartını avukatlık mesleğine kabul için gerekli olmaktan çıkartılması ve dolayısıyla 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun bu sınava ilişkin diğer hükümlerinin de yürürlükten kaldırılmasının sadece avukatlık mesleğine yönelik ağır bir saldırı değil, aynı zamanda vatandaşların hak ve yararlarının tehlikeye atılmasına neden olabilecek bir düzenleme olduğu ve kamu yararı amacına yönelik olmadığı kuşkusuzdur.

            Anayasa’nın 135. maddesi ile birlikte Avukatlık Kanunu’nun Barolara ve Türkiye Barolar Birliği’ne yüklediği görevler, tanıdığı hak ve yetkilerle bu kuruluşların toplum ve devlet yaşamı için göz ardı edilmeyecek önemleri de düşünülürse, avukatların genel niteliklerine verilen değer kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

            Avukatların, savunma görevini üstlenmeleri ve adaletin gerçekleşmesine katkıları, mesleğin özelliği sayılmakta ve kimi kısıtlamalara bağlı tutulmalarının haklı nedenlerini oluşturmaktadır. Avukatlık mesleğini seçenlerin, avukatlık adına uygun biçimde görevlerinin gereklerini özenle yerine getirmeleri, avukatlık unvanından ayrı düşünülemeyecek saygı ve güveni koruyup güçlendirmenin başta gelen koşullarından biridir.

                Takdir edileceği üzere sayılan bu hususlar özellikle YÖK, ÖSYM, TBB ve Baroların katılımı ile ortaklaşa yürütülecek bir çalışmanın ürünü olmalıdır.

            Nitekim yargı reformunun temel taşlarından olan avukatların eğitiminin ve stajının kalitesinin arttırılması da Adalet Bakanlığı Stratejik Planı’nın bir parçası olmalı ve sorunların kökten çözümüne hizmet etmelidir.

2-     Avukatların yargı mensubu olarak tanınmaları sağlanmalı, astlık-üstlük ilişkisine dair anlayış terk edilerek, işbölümü esası benimsenmelidir.

        Öncelikle belirtmek gerekir ki Adalet Bakanlığı Stratejik Planı incelendiğinde avukatların “yargı profesyonelleri” olarak tanımlandığı, “yargı mensupları” olarak ise Hakim ve Cumhuriyet Savcılarının kastedildiği görülmektedir

            Bilindiği üzere, Anayasa’nın 36. maddesinde, herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile âdil yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir.                                   

            Yargının kurucu unsurlarından olan, bağımsız olması gereken yargıyı serbestçe temsil eden, hukuksal ilişkilerin gerek düzenlenmesinde, gerekse sorun ve uyuşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesinde ve hukuk kurallarının uygulanmasında temel görev üstlenen avukat, hak arama özgürlüğü ve adil yargılanma hakkının da önemli bir unsurudur. 

            Savunma, yargının temel değerlerinden biridir. Bağımsız yargı; sav, savunma ve karar üçlüsünün birbirlerini bütünlemesi sonucu oluşur. Savunma hakkının ve hak arama özgürlüğünün temel güvencesi olan savunma mesleğinin, özgürce ve her türlü güdümlemelerden uzak olarak yapılabilmesi zorunludur. Bağımsız yargı hukuk devletinin temelidir. Özgür savunma ise, bağımsız yargının bütünleyicisidir. 

            Avukatlık Yasası’nın 1 inci maddesine göre “kamu hizmeti ve serbest bir meslek” olan avukatlık iki yönlüdür. Hem “kamu hizmeti” hem “serbest meslek” nitelemesi, serbest meslek çalışmalarını yürütürken görev yapılan alanın kamusal ağırlığına dayanmaktadır.

            Adalet, yargı, hukuk işleri, kamu hizmetinin en yoğun olduğu “kamu” kavramının anlam olarak en önde geldiği alandır. Avukatlık Yasası’nın “Avukatlığın amacı” başlıklı 2 nci maddesi, bu gerçekleri uygulamaya yansıtan özgün kuraldır.

            Tüm bu kurallar, yinelenmesinde yarar olmayan nice tanım, anlatım ve değerlendirmeler, avukatlığın kamusal yönü ağır basan bir meslek olduğu gerçeğini doğrulamaktadır. Bilgi ve deneyimlerini öncelikle adalet hizmetine vererek, adalete ve hakkaniyete uygun çözümler için hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasında yargı organlarıyla yetkili kurul ve kurumlara yardımı görev bilen avukatın, hukuk devletinin yargı düzeni içindeki yeri özellik taşımaktadır.

            Adaletin sav, savunma ve yargı öğelerinden savunma bölümünün temsilcisi, başlıca görevlisi olan avukatın hem temsil ettiği kişiler, hem de önlerinde görev yaptığı hâkim, savcı ve yetkili öbür kurul ve kurumlarca inan, güven ve saygı ile karşılanması gerekir.

            Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere yargıçlık, savcılık, avukatlık meslekleri arasında astlık üstlük ilişkisi bulunmadığı gibi üstünlük farkı ve sıralaması da bulunmamaktadır. Bu üçlü arasındaki ilişki işbölümü ilişkisidir.

            Buna karşın ülkemizdeki kimi mahkeme yargıçları kendilerini avukatların amiri gibi görüp onlara görev verebilmekte ve hatta bunu mahkeme tutanaklarına geçmekte de bir sakınca görmemektedirler.

            Ülkemizdeki bir hukuk mahkemesi hakimi; Mart 2013 tarihli ön inceleme duruşmasında; “varsa taraf vekillerinin müvekkilleri olan asıllara, Hukuki Sorunların Sulh ya da Uzlaşma Yoluyla Çözümlenmesinin yasal dayanakları ile birlikte mahiyet ve önemini ayrıntılı bir şekilde anlatmalarına, bu görevini yerine getirmeyen vekil hakkında 6100 sayılı HMK’nun 329. maddesi gereğince disiplin hükümlerinin uygulanma imkanının bulunduğunun da bilinmesine” şeklinde ara karar vermiştir.

            Yargılama sürecinde tarafların sulhe teşvik edilmesi yargıç için hem bir görev hem de bir yetkidir. Taraf vekili olan avukatların da müvekkillerini sulhe teşvik etmesi Avukatlık Hukuku’nun bir gereğidir. Ancak, kararda kullanılan kelimeler ve ara karara hakim olan üslup, Avukatlık Hukuku açısından kabul edebilecek bir yöntem değildir.

            Yargılama hukukunda, mahkemenin taraf vekili olan avukata bir ödev, bir görev verme yetkisi bulunmamaktadır. Avukat, yargılama boyunca mevcut olgulardan sunmak istediği kadarını sunar. Bu avukatın bağımsızlığı ve serbestliğinin doğal bir sonucudur. Avukatın bu serbestisinin elbette bir sınırı vardır. Bu sınır, temsil ettiği kişinin hakları ve Avukatlık Disiplin Hukuku’dur.

            İfade etmeliyiz ki, “görev verme işlemi” görevi verenle muhatabı arasında bir astlık - üstlük ilişkisinin varlığını gerektirir. Yargılama hukukunda, davayı gören yargıç ile taraf vekili avukat arasında bir astlık – üstlük ilişkisi bulunmadığına göre ara karardaki bu konunun “görev” olarak tanımlanması da fevkalade yanlış olmuştur.

            Bunların yanı sıra söz konusu kararda; “bu görevi yerine getirmeyen vekil hakkında HMK m.329 hükmüne göre disiplin hükümlerinin uygulanma imkanın bulunduğunun da bilinmesine” ifadelerine yer verilmiştir. Yargılama makamı olan yargıç, taraf vekili olan avukatı, ileriye dönük muhtemel davranışlara atıfla, disiplin hükümleri işletmekle uyarmamalıdır. Bu, yargılamaya hakim olması gereken ve hukukçuların iletişiminde bulunması gereken nezaket kurallarına da aykırıdır. Yargılamada her makam görev ve yetkilerini bilerek işlem yapmalıdır.

                 Bu noktada bir diğer husus da mahkeme salonlarının düzenlenmesine ve taraflara tahsis edilen yerlere ilişkindir.

             Bu çerçeveden olmak üzere, ceza yargılaması yapılan mahkemelerde cumhuriyet savcısına hakim kürsüsü yanında yer verilmesi iddia ve savunma makamları arasında bir hiyerarşinin bulunduğu izlenimini uyandırmaktadır. Oysa ki, yargıçlık, savcılık, avukatlık meslekleri arasındaki işbölümü ilişkisine Danıştay yeni binasında bulunan duruşma salonu yapılanması güzel bir örnek olarak gösterilebilecektir.

Avrupa Birliği Komisyonu tarafından Türk yargı sisteminin işleyişi konusunda hazırlanan raporda, mahkemelerde avukatlar aşağıda yer alırken savcıların hakimlerle aynı kürsüde oturmasının tarafların eşitliği ilkesine aykırı olduğuna dikkat çekilmiştir. Adil yargılamada davanın iki tarafı durumunda olan savcı ile avukatların eşit haklara sahip olması gerektiği hatırlatılırken “Savcının pozisyonunun savunma avukatı karşısında yükseltilmiş görünümü silahların eşitliği prensibini baltalamaktadır.” tespiti  yapılmıştır.

Ülkemizde, Anayasa Mahkemesi’nin yeni hizmet binasındaki, Yüce Divan salonunda savcıların oturacağı yerin avukatlarla aynı hizada inşa edilmesi yüksek yargıda tartışma yaratabilmektedir. Anayasa Mahkemesi yetkilileri ‘silahların eşitliği’ ilkesi gereği savcıların mahkeme heyetiyle aynı kürsüde oturmamaları gerektiği görüşüne varıldığını belirtmekte iken, Yargıtay Başkanı; “ savcıyla mahkeme heyetinin aynı seviyede, kürsüde yan yana oturmasında bir sakınca yok. Çünkü bizim sistemimizde savcılık sadece sanığın aleyhine olan hususları değil, lehine olan hususları da araştırmak ve mahkemeye sunmak zorundadır.
Oysa Anglosakson hukuk sisteminde savcı sadece sanığın aleyhine olan hususları ileri sürebilir. Avrupa ülkelerinde de çoğunlukla durum budur. Çeşitli sistemler var. Bizde ise savcılar cumhuriyet savcısıdır. Yani savcı cumhuriyeti ve devleti temsil ediyor
.” gerekçesiyle düzenlemeye karşı çıkabilmektedir.

            Hem savunma hakkıyla hem de silâhların eşitliğiyle birlikte âdil yargılanma hakkıyla doğrudan ilişkili olan diğer bir durum da, sanığın, duruşma anında avukatından uzak bir mekânda bulunmasıdır. Hâlbuki sanık, avukatının yanında olmalıdır. Sanık ve avukatı arasına mesafeler konmamalıdır. Avukat, müvekkiline yakın olmalı ki, gerekli hukukî yardımı, duruşma esnasında doğrudan ve etkili bir biçimde yapabilmelidir.           Fakat ne yazık ki, uygulamadaki durum tam tersidir.

         Kaldı ki, savunma hakkını olumsuz etkileyici bu süregelen duruma yönelik herhangi bir yasal düzenleme de mevcut değildir. Savunma olmaksızın teşekkül eden bir yargı, meşruiyet iddiasında bulunamaz. Unutulmamalıdır ki, savunma hakkının elinin-kolunun bağlanması, peşin suçluluk yüklenmesini doğuracak ve böylece en temel haklardan olan âdil yargılanma ilkesi, içten içe zedelenecektir. Bu durum en hafif tanımı ile savunmanın kesintisizliği ilkesine de aykırıdır.           

             3-     Avukatlık Kanunu ve Reklam Yasağı Yönetmeliği günümüz koşullarına uyarlanmalıdır.

1136 sayılı Avukatlık Kanunu 19/03/1969 tarihinde kabul edilmiş ve yürürlüğe girmiştir. Neredeyse 40 seneyi aşkın bir süredir yürürlükte bulunan bu kanun, günümüzün değişen ihtiyaçlarına cevap veremeyecek nitelikte olduğu açıktır. Sadece bazı maddelerde değişiklik yapılması ihtiyaçların karşılanmasını sağlamayacaktır.

            Reklam yasağı adı altındaki katı düzenlemenin ilk etkisi, Avukatlık gibi rekabetin yoğun olduğu bir meslekte, avukatların bilgi, beceri ve uzmanlıkları ile değil, fiyatlarıyla rekabet etmelerine yol açmasıdır.

      TBB Reklam Yasağı Yönetmeliğinin 9. maddesi avukatların, internet dâhil, teknolojinin ve bilimin olanak tanıdığı her tür ortamda avukatlık mesleğinin onur ve kurallarına, avukatlık unvanının gerektirdiği saygı ve güvene, Türkiye Barolar Birliği tarafından belirlenen “Avukatlık Meslek Kuralları”na aykırı olmayacak şekilde kendisini ifade etme hakkına sahiptir” hükmünü barındırsa da bu hüküm getirilen kısıtlamalar nedeniyle “yasak savmaktan” ileri gidememiştir.

           Meslek kurallarının geçmişinin eskiye dayandığı ve günümüz gerçeklerini yansıtmadığı, çoğu maddesinin anlamını yitirdiği tartışmasızdır. Meslek kurallarının içerisindeki reklam yasağına ilişkin düzenlemeler çıkarılarak bu konudaki dağınıklığın giderilmesine ihtiyaç vardır. Meslek Kurallarında olmadığı için reklam yasağı yönetmeliği içerisinde düzenlenen meslek kuralı niteliğindeki düzenlemeler de meslek kurallarına taşınmalıdır.

   Yönetmelikteki avukatlar “mesleki makalelerini ve bilimsel çalışmalarını yayınlamak amacıyla yalnızca [av.tr] uzantılı internet sitesi açabilir” hükmü aslında avukatın kendilerine ait ve makalelerini yayınladıkları site dışında, avukatların bir araya gelerek açacakları ve çalışmalarını yayınlayacakları “hukuk sitelerinin” de önünü kapatmaktadır.

 Bahsettiğimiz engeller, avukatlar tarafından çalışma ve makale yapılması konusundaki motivasyonu da oldukça kötü etkileyecek bir etkendir. Böyle bir ortamda hukuk camiası, genellikle akademik kariyer yapan hukukçular tarafından yazılan, gereksiz ayrıntılar ve atıflar içeren, soğuk ve okuması zor, uygulamadan çok uzak, ütopik ve hatta yazılmak için yazılmış çalışmalara mahkum olacaktır. En değerli makaleleri yazabilecek uygulayıcı avukatlar ise yasak nedeniyle bunu aklına getiremeyecektir.

            T.C. Anayasasının 135. maddesi uyarınca kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu olan Türkiye Barolar Birliği’nin; Anayasanın aynı maddesinde belirtildiği gibi, avukatlık mesleğine mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri ile ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hakim kılmak üzere meslek disiplini ve ahlakını korumak“, şeklinde olması gereken amacını yerine getirirken, ihtiyaçları karşılamaktan uzak,  mesleki faaliyetleri zorlaştıran,  mesleğin menfaatlerine aykırı,  mesleğin fikri ve ekonomik gelişimini engelleyen,  meslektaşlar arasında farklı uygulamalara ve ayrımcılığa neden olan,  meslek kuruluşlarına olan güveni zedeleyen, meslekte disiplinsizlik ve başıbozukluk izlenimine neden olan, reklam yasağı düzenlemesini yeniden ve çağa uygun şekilde ele alması gerekmektedir.

        Adalet Bakanlığı Stratejik Planı’nın bir parçası olarak 1136 sayılı Avukatlık Kanunu ve diğer düzenlemelerin yetersiz kaldığı açık olduğundan kökten değişikliğe gidilerek, gerek mesleği fiilen icra eden avukatların, stajyerlerin ve baroların katılımı sağlanmak sureti ile demokratik temelde kanun yapma işine başlanmalıdır.

C.    Sonuç

Adalet Bakanlığı Stratejik Planında yargının kurucu unsuru ve savunmanın temsilcisi olan avukatların “yararlanıcı” ve “yargı profesyoneli” olarak adlandırılması ve bu değişim sürecine dahil edilmemesi halinde yargı reformu ile elde edilmek istenen sonuçlara ulaşılamayacağı aşikardır.

Bu itibarla öncelikle hukuk lisans eğitimi konusunda devletin diğer kuruluşları ile işbirliği içerisinde uzun vadeli düzenleme yapılmalıdır.

Sonrasında avukatlık mesleğine kabulde en önemli aşama olan staj eğitimi kuvvetlendirilmeli ve azami düzeyde mesleki donanımı haiz avukat adayları yetiştirilmelidir.

Avukatlık Kanunu bir bütün olarak değiştirilmeli, yeni kanunda demokratik esaslara uygun olarak çoğulculuk sağlanarak ihtiyaçlara cevap veren bir kanun yapılmalıdır.

Yapılacak olan her türlü düzenlemenin kökten çözüm getirmek üzerine kurulu ve devletin kurumlarının koordineli çalışmasını benimseyecek nitelikte olmasına da özen gösterilmelidir.

 

Kaynaklar:

1-      Feyzioğlu, M.: “Savunma Hakkına İlişkin İki Soru: Savunma Hakkı Kutsal Mıdır? Duruşma Salonunda Müdafi ve Sanık Yan Yana Oturabilir Mi?”, Ankara Barosu Dergisi, Y. 67 S. 1, Ankara 2009, s. 22 vd.

2-      Işıktaç, Y. H.: “Savunma Açısından Hukuk Eğitiminde İki Önemli Alan”, Prof. Dr. Tankut Centel’e Armağan, İstanbul 2011, s. 737 vd.

3-      Kaşıkara, S.: “Avukatsız Yargı Reformu”, TBB Dergisi, Ankara 2011, Y. 23 S. 93, s. 340 vd.

4-      Adalet Bakanlığı Stratejik Planı 2010-2014 (Bkz. http://www.adalet.gov.tr/stratejikplan/AdaletBakanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1StratejikPlan%C4%B12010-2014.pdf, Erişim Tarihi: 02/05/2013)

5-      Adalet Bakanlığı Yargı Reformu Stratejisi Taslağı

6-      1136 sayılı Avukatlık Yasası değişiklik tasarısının genel gerekçesi

7-      Anayasa Mahkemesinin 23.6.1989 tarih ve E.1988/50, K.1989/20 sayılı kararı

8-      Anayasa Mahkemesinin 15.10.2009 tarih ve E. 2007/16, K. 2009/147 sayılı kararı.

9-      http://www.turkhukuksitesi.com/index.php (erişim tarihi 02.05.2013)

10-  M. Serhat KAŞIKARA, Avukatsız Yargı Reformu, 2010,  Erzincan Üniversitesi Hukuk Fakültesi Uluslararası Hukuk ABD araştırma görevlisi.

11-  Av.Şamil DEMİR, Avukatların Reklam Yasağı Nasıl Olmalı? Ankara Barosu Dergisi • Yıl:67 • Sayı: 4 • Güz 2009

İLETİŞİM BİLGİLERİ BAYTOK HUKUK BÜROSU
Korkutreis Mahallesi Sezenler Caddesi No: 4/16 06430 Sıhhiye / Çankaya - ANKARA
Tel: +90 312 231 02 25
Fax: 0 312 231 02 26
E-mail: info@baytokhukukburosu.com
Başa Dön
Facebook
Twitter
Youtube