Ana Sayfa
0.312 231 02 25
 
YARGITAY Hukuk Genel Kurulu
ESAS NO: 2012/3-531
KARAR NO: 2012/760


Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Söke Sulh Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 22.03.2011 gün ve 2010/634 E., 2011/325 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 3.Hukuk Dairesinin 19.10.2011 gün ve 2011/14096-15932 sayılı ilamı ile;

(...Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü.

Davacı, trafikte adına kayıtlı aracını haricen davalıya sattığını, davalının aracın devrini almadığını. 3.kişilere satışı için davalıya noterden vekaletname verdiği halde aracı 3.kişilere haricen satarak devrini vermediğini, bu nedenle aracın vergi borçlarını ödemek zorunda kaldığını belirterek 5.000,00 TL vergi borcunun davalıdan tahsili isteminde bulunmuştur.

Davalı ise aracı satın almadığını aracı 3.kişilere satmak üzere aracılık yaptığını bu nedenle vergi borçlarından sorumlu olmadığını belirterek reddine istemiştir.

Mahkemece, dinlenen tanık beyanları ve aracın satılmak üzere davalıya verilen vekaletnameye göre davalının haricen satın aldığı aracı 3.kişilere satmasına rağmen resmi devrini yaptırmaması nedeniyle davacının ödemek zorunda kaldığı 3.281,29 TL vergi borcunun davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

Karar davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Taraflar arasındaki uyuşmazlık 2918 sayılı yasanın 20/d maddesi hükmüne göre kütük dışı satılan bir araç nedeniyle oluşan vergilerin davalıdan tahsilinin gerekip gerekmediği hususunda toplanmaktadır, iddia bu olmasına rağmen dosya münderecatına göre ve uyuşmazlıkta esas alınan vekaletname ile davalının vekil davacının vekil eden olduğu ve aracın satımı konusunun vekalet akdinde yazılı bulunduğu anlaşılmaktadır. Vekil, vekil edenin iradesi ile sadece vekalet akdine konu aracı 3.şahsa satma külfetini yüklenmektedir.

Araç resmi şekilde satılmadığına göre vergiler ve cezalar araç malikine aittir. Bu bağlamda değerlendirme yapılıp sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı ve yanılgılı gerekçe ile davanın kabulüne karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir...)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, vekalet aktinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir.

Davacı vekili, müvekkilinin ... plakalı 1972 model BMC Morris marka aracı davalı A. D.`a sattığını, bedelini alarak aracı da teslim ettiğini, davalının aracı başkasına satabilmesi için davalıya 16.9.1996 tarih ve 09594 yevmiye numaralı Yenihisar Noterliğinden düzenlenmiş vekaletname verdiğini, davalının aracı başkasına sattığını, ancak aracın resmi satışını sattığı kişiye vermediğini, aracın vergi borçlarının davacıya geldiğini, davacının aracın yerini bulamadığını, satış tarihinden bugüne kadar 4.000 TL vergi ödediğini, fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak kaydı ile 5.000.TL tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı, söz konusu aracın satışına aracılık ettiğini ancak aracı kendisinin almadığını ve satmadığını, vergi borçlarından kendisinin sorumlu olmadığını savunmuştur.

Yerel mahkemece, taraflar arasında ... plakalı aracın üçüncü kişilere resmen devredilmesi yönünde bir anlaşma olduğu ve bu anlaşmaya dayanarak resmi işlemlerde kullanılmak üzere davacı tarafından davalıya Yenihisar Noterliğince düzenlenmiş 16/09/1996 tarih ve 09594 yevmiye numaralı vekaletname verilerek, ayrıca aracın teslim edildiği, davalının bu vekaletname uyarınca aracın devrini üçüncü kişilere noterden resmi olarak yapması gerekirken, resmi devri yapmayıp haricen satış yaptığı, dolayısıyla aracın 1996 yılından 2010 yılına kadar olan tüm vergilerinin ve gecikme zamlarının kayıt maliki görünen davacıya çıkarıldığı ve bu vergilerin davacı tarafından ödenmek zorunda kaldığı, ödenen toplam miktarın ise 3281,29 TL olduğu belirlenmiş olmakla, davalının "aracın resmi devrini yaptırmamak ve bu şekilde üzerine düşen görevi yerine getirmemek suretiyle" araçtan belirtilen süre zarfında malik olarak yararlanamayan, sadece kağıt üzerinde malik görünen davacının vergi borçlarını ödemek zorunda kalmasına ve bu şekilde zarara uğramasına sebep olduğu gerekçesi ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Özel Dairece, metni yukarıda aynen yazılı gerekçe ile karar bozulmuş; yerel mahkemece önceki gerekçeler genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararını davalı, temyize getirmektedir.

Tarafların iddia ve savunmaları ile bozma ve direnme kararlarının kapsamı itibariyle Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 16.09.1996 tarihli vekaletname içeriği dikkate alınmak suretiyle davacıya ait kayıt dışı satılan aracın 2006-2010 yılları arasına ait döneme ilişkin vergilerin davalıdan tahsilinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın daha iyi anlaşılabilmesi ve daha isabetli çözüme ulaşılabilmesi için öncelikle, vekâlet sözleşmesinin niteliğine ilişkin genel açıklamalar yapılmasında fayda görülmüştür.

Borç ilişkisini kuran en önemli kaynak sözleşmedir. Her sözleşme, taraflar arasında bir hukuki ilişki meydana getirir, bu ilişkiye "akdi ilişki” denir.

Borç doğuran sözleşmelerden birisi olan “Vekâlet Sözleşmesi”, 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK)’nun 386/1 maddesinde,“Vekâlet, bir akittir ki, onunla vekil, mukavele dairesinde kendisine tahmil olunan işin idaresini veya takabbül eylediği hizmetin ifasını iltizam eyler.” şeklinde tanımlanmıştır.

Vekil, vekâlet sözleşmesi gereği başkası adına işler yapmakla yetkilendirilmiş olan kişidir. Vekil bu açıdan bakıldığında, bir avukat, doktor, bankacı, mimar, bir taşınmazı vekâleten satın alan veya satan kimse vb. olabilmektedir.

Bu tanımlamadan anlaşıldığı üzere vekâlet sözleşmesinin unsurları: vekilin, bir iş görme borcunu üstlenmesi; iş görme borcunun, başkasının menfaatine yapılması; iş görme borcunun, müvekkilin iradesine uygun olarak yerine getirilmesi; vekilin, edim sonucunu değil, edim fiilini üstlenmesi; vekilin, iş görme borcunu yerine getirirken bağımsız hareket etmesi; ücret (ki bu unsur zorunlu değildir) biçiminde sıralanabilir.

Bunun yanı sıra, vekâlet sözleşmesinde vekilin borçlarından olan sadakat borcu üzerinde durulması gerekmektedir.

Sadakat, özen ve sır saklama borcu, BK’nun 390/2 maddesinde düzenlenmiş; maddede “vekil, müvekkile karşı vekâleti iyi bir surette ifa ile mükelleftir.” denilmiştir.
Sadakat borcu, vekilin kendisine değil başkasına ait bir işi görmesinden ve işini gördüğü kimsenin menfaat ve iradesine uygun hareket etmesinin vekâletin zorunlu bir unsuru olmasından çıkarılabilir. Bu borç gereğince, gerek vekâletin devamı sırasında ve gerekse vekâlet ilişkisi sona erdikten sonra vekil, müvekkilin yararını sözleşmenin amacına uygun bir biçimde korumak ve kollamakla yükümlüdür. Bu borç nedeniyledir ki, vekil daima müvekkilin yararını gözeterek hareket etmeli, davranışlarını müvekkilin bu sözleşme ile ulaşmak istediği sonuçlara göre yönlendirmelidir.

Başka bir deyimle, vekil sadakat borcu gereği olarak, müvekkilinin yararına olacak davranışlarda bulunmak ve ona zarar verecek davranışlardan kaçınmakla yükümlüdür. Sadakat borcu, vekâletin nasıl yerine getirileceği konusunda sözleşmede açık bir hüküm olmasa ve müvekkilinin herhangi bir talimatı bulunmasa da yine zorunlu olarak ortaya çıkar.

Eldeki davanın çözümünde, özellikle vekilin, vekil edene “hesap verme borcu” üzerinde durulması gerekmektedir.

BK. m.392/1.madde hükmü uyarınca, müvekkilin istemi halinde vekil, vekâlet sözleşmesi konusu olan ve yapmış bulunduğu işin hesabını ona vermek durumundadır. Bu borç, sözleşmenin kurulması ile doğar ve mutlak surette sözleşmenin ifasına bağlı değildir, halin icabına göre sözleşmenin sona ermesinden sonra da devam edebilir.

Hesap verme borcu, vekilin göreviyle ilgili mali konularda, daha açık bir anlatımla aldığı mal veya paralar, yaptığı harcamalar hakkında ve aldığı avans ve masrafları nerelerde kullandığı hususlarında hesap vermek ve buna ait belgeleri müvekkile ibraz etmek zorunluluğunu getirir. Bu, bir anlamıyla sadakat borcunun gereği olarak bilgi vermek yükümünün de bir türüdür.

Hesap verme borcu vekilin başkasına ait bir iş görmesinin doğal sonucudur; gerçekten, işi görülen kimsenin (müvekkilin) işe başlanıp başlanmadığını, işin nasıl yürütüldüğünü ve sonuçlandırıldığını bilmeye ihtiyacı vardır.

Böylece hesap verme borcu, geniş anlamda, genel bir bilgi verme yükümlülüğü olarak kendini göstermektedir. Vekil sadece işin sonunda değil, yürütülmesi sırasında da durumdan müvekkile bilgi vermek zorundadır.

BK m.392, f.I’de hesabın “müvekkilin talebi üzerine” verileceğinden söz edilmekte ise de, vekil gerekiyorsa kendiliğinden müvekkile işin durumu hakkında bilgi vermelidir. Sürekli vekâlet sözleşmelerinde uygun aralarla müvekkile hesap verilmesi zorunluluğu vardır.

Hesap verme yükümlülüğü, hem müvekkilin, hem de vekilin yararınadır; vekilin, müvekkile bilgi vermesi suretiyle, müvekkil, vekili denetlemek, vekile ifa edeceği işle ilgili talimatları vermek, talimatların ne ölçüde yerine getirildiğini tespit etmek, gerektiğinde vekili azletmek olanağına kavuşmuş olmaktadır. Müvekkil, kendisinin vekil tarafından bilgilendirilmesi neticesinde ortaya istenmeyen bir sonucun veya zararın çıkmasını engellemiş olacaktır.

Vekil ise, müvekkilin bu davranışları sayesinde, vekâlet sözleşmesi ile üstlendiği işi daha kolay gerçekleştirecek ve müvekkile her aşamada zaten hesap verdiği için, sözleşmenin bitiminde vekilin iade borcu daha kolay yerine getirilecektir. Zira böylece vekilin, kendisinin müvekkilden olan alacaklarının mahsubunun sağlanması ve ifa ettiği iş dolayısıyla ibra edilmesi daha kolay gerçekleşecektir.

Hesap verme yükümlülüğü müvekkilin, hukuki durumu ve haklarını kullanabilmesi için olaylar hakkında tam ve gerçeğe uygun bilgi verme suretiyle yerine getirilmelidir. Bu yükümlülük vekâlet konusu olan işin yapılması borcunun bir tamamlayıcısı ve vekâletin, elde olunan veya kalan şeyleri müvekkile vermek suretiyle, tasfiyesinin bir hazırlayıcısı niteliğindedir.

Vekil hesap verme borcunu yerine getirmekle, aynı zamanda müvekkilin kendisini muhtemel tazminat taleplerinden ibra etmesini sağlamak amacını güder. Hesabın doğruluğu ve işin gereği gibi yapıldığı tarafların birbirlerine karşı açacakları alacak davalarında tespit olunur.

Hesap verme ve alınanları müvekkile teslim etme borçlarından müvekkilin, bunların içeriğini ve kapsamını bilmesi kaydıyla, vekili karşılıklı anlaşma ile ibra etmesi kabildir.

Hesap verme borcu bir yapma borcu niteliğindedir. Müvekkil, sadece hesap verme borcunun yerine getirilmesi için değil, aynı zamanda vekilin vekâleti dolayısıyla aldığı ve kendisine vermesi gereken para veya diğer şeylerin teslimi ve vekâletin gereği gibi ifa edilmemesi dolayısıyla uğradığı zararın tazmini için dava açabilecektir.

Vekilin müvekkile hesap verme borcu, işin niteliğinin elverdiği derecede belgelere dayanmalı ve kural olarak yazılı bir şekilde yerine getirilmelidir. Hesap verme borcu, vekâlet sözleşmesinde belirlenen işin niteliklerine uygun olarak gerekli fatura, makbuz, rapor gibi belge asıllarının da müvekkile gösterilmesini kapsamaktadır.

Vekilin, müvekkile hesap verme yükümlülüğü, asli borcun yerine getirilmesine yaramaktadır ve bu borç asli borçtan ayrı olarak talep ve dava edilebilmektedir. Bu hali ile hesap verme borcu, hukuki nitelik itibarıyla bir yan edim niteliğindedir.

Gerçekten de vekilin, hesap vermek için her zaman müvekkilin talebini beklemesi doğru olmaz; vekil müvekkil tarafından talep edilmese de müvekkile hesap vermelidir.
Vekâlet sözleşmesinde vekilin hesap verme borcu, vekâlet sözleşmesinin kurulmasıyla birlikte doğup; işin vekil tarafından yürütülmesi sırasında ve sona ermesinde devam eder. Sözleşmenin ifa edilmiş olmasına bağlı bir husus değildir. Ayrıca, gerektiğinde, bu borç, vekâlet sözleşmesinin sona ermesinden sonra da devam etmektedir. Öyle ki, vekâlet sözleşmesi sona erdikten sonra, müvekkil, vekilden hesap vermenin yinelenmesini isterse, vekil, bu borcu tekrar yerine getirmek durumundadır. Ancak, bu durumda müvekkil, vekilin bu hususta yaptığı masrafları ve bu iş için harcadığı emeğin ücretini vekile verecektir.

Diğer taraftan, vekâlet sözleşmesi ölümle son bulmakta ise de; vekilin hesap verme borcu, müvekkil ölürse, müvekkilin mirasçılarına karşı dahi devam etmektedir.
Bunun tam karşılığı olarak da, müvekkilin de vekile hesap sorma sorumluluğu ve yükümlülüğü bulunmaktadır. Öteki deyişle, vekilin müvekkile hesap verme yükümlülüğünün yanında, müvekkilin de vekile hesap sorma yükümlülüğü bulunmaktadır. Bunlar aynı madalyonun iki yüzü gibi bir birini tamamlayan ve vekalet sözleşmesinin gereklerinin en iyi şekilde yapılmasını hedefleyen sorumluluklardır.

Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay ele alındığında; taraflar arasında 16.09.1996 tarihinde düzenlenen vekaletname ile ... plaka sayılı aracın satış işlemlerini yapmak üzere davalıya yetki verildiği, davalının söz konusu aracı üçüncü bir kişiye gayri resmi yollardan sattığı ancak aracı resmen devretmediği, 1996 yılından sonra araç üzerinde doğan vergilerin davacı tarafından ödenmek zorunda kalındığı hususları sabit olup herhangi bir tartışma bulunmamaktadır.

Davalı vergi borcunu doğuran aracı resmi yollardan satmayarak davacı aleyhine bir zararın doğumuna sebebiyet verdiği gibi davacının da vekalet sözleşmesi gereğince uzunca bir süre davalıya ses çıkarmamakla, yani vekalet sözleşmesi kapsamındaki hesap sorma yükümlülüğünü gereği gibi yerine getirmemekle aynı zararın doğumunda veya artmasında davalı ile birlikte müterafik sorumlu olduğu belirgindir. Öteki deyişle, davacıda pasif hareketi ile zararın büyümesinde etkili olmuştur.

Öyleyse, mahkemece yapılacak iş, 818 sayılı BK.nun 43/1,44. (6098 sayılı TBK.nun 51/1,52.) maddesi kapsamında olayın oluşumundaki tarafların kusur durumu da dikkate alınarak uygun bir tazminatın davalıdan tahsiline karar vermek olmalıdır.


O halde, mahkemece bu husus göz ardı edilerek, yanılgılı değerlendirme ile zararın oluşumunda tamamen davalı kusurlu bulunarak karar verilmesi ve önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Yukarıda açıklanan bu değişik nedenlerle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davalının temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen değişik nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine aynı kanunun 440.maddesi uyarınca miktar itibari ile karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 07.11.2012 gününde oyçokluğu ile karar verildi.
Kullanıcı avatarı
kararara.com
Site Yöneticisi
 
Mesajlar: 2632
Kayıt: 24 Şub 2012, 13:16
Konum: İstanbul
  •  
İLETİŞİM BİLGİLERİ BAYTOK HUKUK BÜROSU
Korkutreis Mahallesi Sezenler Caddesi No: 4/16 06430 Sıhhiye / Çankaya - ANKARA
Tel: +90 312 231 02 25
Fax: 0 312 231 02 26
E-mail: info@baytokhukukburosu.com
Başa Dön
Facebook
Twitter
Youtube