Ana Sayfa
0.312 231 02 25
 

İKİNCİ DAİRE

KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR

Basvuru no: 58223/10

 

Cem Aziz ÇAKMAK v. Türkiye

 

19 Subat 2013 tarihinde,

Baskan

Guido Raimondi,

Yargıçlar

Danute Jociene,

Dragoljub Popovic,

Isıl Karakas,

Nebojsa Vucinic,

Paulo Pinto de Albuquerque,

ve Daire yazı isleri müdürü Stanley Naismith’in katımıyla olusturulan Avrupa İnsan Hakları  Mahkemesi (İkinci Dairesi), 3 Eylül 2010 tarihli basvuru ile ilgili yapılan müzakereler sonrasında asağıdaki kararı vermistir:

 

OLAY VE OLGULAR

 

1. Basvuran T.C. vatandası olup 1963 doğumludur ve Ankara’da ikamet etmektedir. Türk Deniz Kuvvetleri’nde amiral olan basvuran halen Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunmaktadır. Basvuran, Ulusal Mahkemeler nezdinde suçlandığı olay ve olguların meydana geldiği 2003 ve 2004 yıllarında Deniz Kuvvetleri’nde yüzbası rütbesiyle görev yapmaktaydı. Basvuran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi [AİHM veya Mahkeme olarak anılacaktır] önünde, İstanbul’da görev yapan avukat C.D. Aras tarafından temsil edilmistir.

 

A. Davanın Kosulları

2. Basvurunun kendine özgü kosulları, basvuran tarafından ifade edildiği sekilde, asağıdaki gibi özetlenebilir:

1. “Balyoz davası”  İstanbul Cumhuriyet Savcılığı 6 Temmuz 2010 tarihli iddianame ile Balyoz isimli

(Fransızca “la masse”, İngilizce “sledgehammer”) suç örgütü üyesi oldukları gerekçesiyle, Silahlı Kuvvetler bünyesindeki general ve subaylardan olusan 196 kisiye karsı ceza sorusturması baslatmıstır. Savcılık, söz konusu kisileri, 2002 ve 2003 yıllarında, olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan eski Ceza Kanunu’nun 147. maddesi gereğince cezalandırılması gereken bir fiil olan, seçilen hükümeti siddet kullanarak devirmek amacıyla askeri darbe yapmayı tasarlamakla suçlamıstır.

 

İstanbul Cumhuriyet Savcılığı iddianamesinde; İstanbul’da 1. Ordu Komutanı (Kara Kuvvetleri) olan basvuranın, 2002 yılında iktidara gelmesinden hemen sonra, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin amacının ve faaliyetlerinin Türkiye Cumhuriyeti devletinin laik yapısını tehlikeye attığını düsünerek, kurulan hükümetin devrilmesi ve yerine Milli Mutabakat Hükümeti adı altında yeni bir hükümetin kurulmasını amaçlayan “Balyoz” isimli bir harekât planını tasarlandığı ve bu planın ayrıntılı olarak hazırlanmasını denetlediğini ileri sürmüstür. Bu plan ilk olarak, Türkiye’de sıkıyönetim ilanını gerektirecek ortamın hazırlanmasını ve ardından, hükümetin devrilerek irticai faaliyetlerden arındırılmıs yeni bir politik düzenin kurulmasını öngörmüstür.

 

Cumhuriyet Savcılığına göre, hükümet aleyhine askeri müdahale planına iliksin belgeler, 1. Ordu Komutanlığı’nda, “kozmik oda” olarak adlandırılan bir yerde bulunmaktaydı. Bu belgeler, 2.229 sayfa yazılı belge (1077 sayfası, 1980-1984 arası süreci kapsarken, geriye kalan diğer sayfaları birinci ordu komutanlığının yazısmalarını içermekteydi) 19 adet CD, 10 adet teyp kaseti halinde paketlenerek, önce bilinmeyen bir kaynak tarafından Taraf gazetesi muhabirine ulastırılmıs, ardından bu muhabir tarafından İstanbul Savcılığı’na teslim edilmistir.

 

İstanbul Savcılığı iddianamesinde öncelikle, 1. Ordu Komutanlığı bünyesinde görev yapan bazı general ve üst düzey subayların Balyoz planının hazırlanmasına katıldıklarını dile getirmistir. Daha sonra ise, birinci ordu komutanı ve ilk ekibinin, 1. Ordu’nun sorumluluk sahası içinde bulunan Harp Akademileri Komutanı ve Donanma Komutanı ile ve yine aynı saha içerisinde bulunan İstanbul ve Bursa Jandarma Bölge Komutanlarıyla da temas kurduğunu ve hepsinin böyle bir harekât hazırlığına katılmayı kabul ettiklerini belirtmistir.

 

Böylece kara, hava, deniz ve jandarma kuvvetleri birliklerinin bir kısmı Balyoz olarak adlandırılan kurgusal bir komutanlık altında gizli olarak bir araya getirilmislerdir. Ankara’da bulunan Genelkurmay Baskanlığı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı silahlı kuvvetlerin olağan hiyerarsik yapısı içerisinde görünmeyen bu grubun varlığından haberdar değildiler.

 

Savcılığa göre sanıklar, birinci ordu komutanının emirleri ya da talepleri doğrultusunda siyasi iktidara yapılacak muhtemel müdahaleleri detaylı olarak planlamıslardır. Sanıkların çalısmaları, öncelikle ilgili birlikler bünyesinde “olasılığı en yüksek tehlikeli senaryo”nun (1) hazırlanması ve daha sonra bu senaryoyu neticelendirmek için, 5-7 Mart 2003 tarihleri arasında, 1. Ordu Komutanlığı’nda (Kara Kuvvetleri) düzenlenen seminerde sunulan ve çok sayıda ek eylem planı içeren Balyoz isimli harekât planıyla ilgiliydi.

 

Savcılık, sanıkların bes asamada icra edilecek olan bir strateji uygulayarak iktidarı devirmeyi tasarladıklarını ifade etmistir.

 

Birinci asama, Balyoz harekât planı ve ek eylem planları tarafından öngörülen sonraki asamaların gerçeklestirilmesi için gerekli tüm bilgilerin toplanmasıyla ilgiliydi. Bilgi toplamanın amacı, askeri müdahale durumunda muhtemel desteklerini veya engellemelerini belirleyerek, çok sayıda kisi (politik ve özel hayatlarındaki eğilimlerine göre, vb.) dernek, sendika, üniversite, vb. çesitli kurumlar hakkında bilgi toplamak ve sınıflandırmak idi. Bu asama ayrıca, kamu kurumlarının ve özel sirketlerin özellikle mevki, diğerlerine nazaran pozisyon, yetki ve görevleriyle ilgili olarak daha sonraki harekâtların lojistiği için faydalı bilgileri toplamakla da ilgiliydi.

 

Balyoz harekât planının ikinci asaması, özellikle askeri darbe yolunu açmak amacıyla kamuoyunda güvensizlik ortamına ve hükümete düsmanca hisler beslenmesine neden olacak provokatif eylemlerin planlanmasından ibaretti.

 

İstanbul Savcılığı’na göre Balyoz grubu, ikinci asamada ifade edilen hedefe ulamsak için ek eylem planları hazırlamıstır. Hava Kuvvetleri Komutanı ve Harp Akademileri Komutanı İ.F. tarafından hazırlanan Oraj eylem planı ile bir yandan Türk ve Yunan Hava Kuvvetleri arasında gerginlik yaratmak ve Ege denizi üzerinde, savas uçakları arasında, askeri bir Türk uçağının düsmesi sonucunda çatısmalara neden olmak ve tüm bunlar sayesinde hükümetin imajını zedelemek amaçlanmıs olup; diğer yandan, irticai tehdit bahanesiyle sokakların denetiminin askeri güçler tarafından ele geçirilmesi amacıyla irticai ve İslamcı gruplar tarafından Hava Kuvvetleri’ne bağlı kıslalara ve Hava Kuvvetleri Müzesi’ne saldırılması senaryosu öngörülmekteydi. Oraj eylem planı ayrıca, parlamentonun sıkıyönetim ilanını reddetmesi durumunda askeri uçaklarla Meclis binasının üstünden uçmak gibi sivil

otoritelere karsı yıldırma faaliyetleri veya öngörülen askeri müdahaleye direnme durumunda bombardıman uçaklarıyla Balyoz kara kuvvetlerinin desteğini almayı öngörmekteydi.

 

İstanbul Savcılığı iddianamesinde, aynı zamanda, Donanma Komutanı Oramiral Ö.Ö. tarafından hazırlanan ve Balyoz eylem planının ikinci asamasında, özellikle Deniz Kuvvetleri tarafından uygulanması öngörülen, Suga (“güzel bebek”) adlı bir baska eylem planıyla ilgili belgelere de yer vermistir. Suga eylem planı, daha önce Yunanistan ve Türkiye arasında anlasmazlık konusu olan Ege Denizi’ndeki ada, adacık ve kayalıklar konusunda, Yunanistan ile Türkiye arasında gerilim yaratmak için Deniz Kuvvetleri’nden yararlanmayı öngörmekteydi. Suga eylem planı nihai hedef olarak sıkıyönetim ilanını kolaylastırmak amacıyla Türkiye’de kısmi bir seferberlik ortaya çıkmasını amaçlamaktaydı. Bu plan, gerçeklestirilecek harekât ve eylemleri detaylı olarak planlamakta ve bu faaliyetleri gerçeklestirmek üzere, isimleri Suga planındaki listede yer alan Deniz Kuvvetleri bünyesindeki subay ve amiralleri tek tek görevlendirmekteydi. Öngörülen bu eylemler arasında Ege Denizi’nde anlasmazlık konusu olan bölgelerde, Yunan Deniz Kuvvetleri ile küçük çaplı çatısmalara neden olmak ve Türk kamuoyunun bu mülkiyet sorunlarına iliksin duyarlılığını artırmak ve bu alanda Yunan Hükümeti’ne yönelik bir ültimatom vermek de yer almaktaydı.

 

İstanbul Savcılığı, iddianamesinde ayrıca - aralarında jandarma personelinin de olduğu - sanıklar tarafından daha önce detaylı olarak hazırlanan ve Balyoz harekât planının ikinci asamasında uygulanacak olan baska eylem planlarına da yer vermekteydi. Özellikle, Jandarma Komutanı H.T. tarafından hazırlanan Çarsaf eylem planına yer vermekteydi. Bu planda, çok asamalı kıskırtma eylemleri öngörülmekteydi: namazdan sonra Fatih Camisi’nin çıkısında bomba patlatılması ve bu olayın ardından öfkeli kalabalığın sokaklarda toplanmasının sağlanması, muhafazakâr Fatih bölgesi esnafının, kendiliğinden ortaya çıkmıs havasındaki bu gösteriye katılması ve bu durumun, irticacıların laik güçlere karsı ayaklandığı seklinde kullanılması. Dokuz jandarma personeli bu planı uygulamak, bu olaya ait görüntüleri kaydetmek ve bu görüntü kayıtlarını olayın akabinde hızlı bir sekilde medyaya vermekle görevlendirilmislerdi. Öte yandan Jandarma Komutanı H.Ö. tarafından hazırlanan Sakal eylem planı, Çarsaf planında öngörülene çok benzeyen ve İstanbul’da Beyazıt Camisi çıkısında gerçeklesmesi gereken bir senaryo öngörmekteydi. Sakal planında olduğu gibi Çarsaf planında da öncü görevliler, bomba yerlestiriciler, provokatörler ve video çekimi yapacak görevliler isim isim belirtilmis ve harekâtlar dakika dakika planlanmıstı.

 

İstanbul Savcılığı ayrıca Balyoz planının ikinci asaması çerçevesinde, sanıklar tarafından baska eylem planları hazırlanmıs olduğunu ileri sürmüstür. Diğer eylem planları, farklı dini cemaatler arasında düsmanca duygular olusmasını amaçlamaktaydı: Döküm planı, Müslüman bir dini grubun liderine; Sakal (II) planı, gayrimüslim bir azınlık liderine ve azınlık üyesi is adamlarına ve Orak planı, bazı Ermeni gazetecilere yönelikti. Bu eylem planlarının diğer kısmı, öngörülen askeri müdahaleye karsı muhtemel engellemeleri etkisiz hale getirmeyi amaçlamaktaydı: Tırpan planı, askeri darbe karsıtı akademik kadroya; Yumruk planı, askeri darbe karsıtı ve muhafazakâr eğilimi olan bazı gazetecilere; Kürek planı, bazı sol eğilimli gazetecilere; Testere planı ise bazı liberal eğilimli kisilere yönelikti. Ayrıca, Urgan planı askeri müdahalelere karsı olmakla bilinen sivil toplum kuruluslarına yönelikti. Tırpan planı hariç olmak üzere, sözü edilen tüm bu planlarda, hedefteki kisilerin ve tasarlanan eylemleri

gerçeklestireceği öngörülen ve tamamı jandarma personeli olan Balyoz görevlilerinin isimlerine yer verilmekteydi.

 

Bütün bunlara ek olarak İstanbul Savcılığı, ele geçirilen belgelere dayanarak, Balyoz harekât planının üçüncü asamasının özellikle askeri darbenin uygulanma usulüyle ilgili olduğunu tespit etmistir. Balyoz Komutanlığı altında örgütlenen ordu, önce olağanüstü hal, ardından sıkıyönetim ilan edilmesini ve son olarak seçilen hükümetin devrilmesini amaçlamaktaydı. Planın bu asamasında, tüm lojistik araçların (diğerleri arasında, araç – gereç sağlama, sağlık, nakliye) denetimini ele geçirmek amacıyla, kamu kurum ve kuruluslarındaki kilit noktalara, Balyoz Komutanlığı tarafından daha önce isim isim belirlenmis, halen görevde olan ya da emekliye ayrılmıs askerlerin getirilmesi öngörülmekteydi. Balyoz planı, irticai faaliyetlere katılmalarından süphe duyulan - isim isim belirlenen - kisilerin yakalanmasını,

stadyum ya da büyük spor merkezleri gibi alanlarda toplanmalarını, özel olarak olusturulmus ekipler tarafından ifadelerinin alınmasını ve kıslalardaki tutukluluk merkezlerine sevk edilmelerini öngörmekteydi. Bu plan, yine detaylı sekilde belirlenmis ve irticai faaliyetlere neden olan ve bu alanda etki gösterdiğinden süphe edilen derneklerin, vakıfların ve basın yayın kuruluslarının faaliyetlerine son verilmesini, yöneticilerinin yakalanmasını, devlet memurlarının islerine son verilmesini, muhalif olduğu düsünülen üniversite öğrencilerinin uzaklastırılmasını, irticacı gruplara maddi olarak destek olmalarından süphe duyulan sahısların mallarına Balyoz örgütü tarafından el konulmasını ve kamu maliyesinin kontrol altına alınmasını amaçlamaktaydı.

 

Savcılık tarafından dosyaya sunulan belgelere göre Balyoz eylem planının dördüncü asaması, bir Milli Mutabakat Hükümeti’nin kurulmasıyla ilgiliydi ve basbakan ile olası bakanların isimlerinin yer aldığı bir liste içermekteydi. Bu asama, kamu görevlilerini görevden alıp, yerlerine birinci asamada isimleri belirlenen sahısları getirerek devlet kurum ve kuruluslarının yeniden yapılandırılmasını; ayrıca polisin jandarma, MİT’in ise asker kökenli kisilerin kontrolüne verilmesini ve planın birinci asamasında belirlenen personelin görevden alınmasının ardından silahlı kuvvetlerin yeniden düzenlenmesini öngörmekteydi. Dördüncü asamada, ayrıca tüm ülkede irtica tehlikesini ortadan kaldırmak için, Mili Mutabakat Hükümeti’nin askerî cunta tarafından belirlenen kadroların ve politikacıların is basına getirilmesine kadar iktidarda kalacağı da öngörülmekteydi.

 

Balyoz harekât planının son asaması ise yeni devlet kurumlarının gözetimi altında serbest genel seçimlerin düzenlenmesiyle ilgiliydi.

 

 Basvuranın tutuklanması ve hakkında açılan ceza davası 18. 23 Subat 2010 tarihinde, Balyoz harekât planı konusunda savcı tarafından basvuranın ifadesi alınmıstır.

 

Basvuran, 24 Subat 2010 tarihinde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde nöbetçi hâkim önüne çıkarılmıs ve ifadesi alındıktan sonra tutuklanmasına karar verilmistir.

 

İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 31 Mart 2010 tarihinde basvuranın tahliye edilmesine karar verilmistir.

 

İstanbul Savcılığı, 6 Temmuz 2010 tarihli iddianame ile, İstanbul 10. Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi önünde, Eski Ceza Kanunu’nun 61. maddesiyle birlikte (Bakanlar Kurulu’nu cebren ıskat tesebbüsünü cezalandıran) aynı kanununun 147. maddesi gereğince basvuran hakkında ceza davası açmıstır. Savcılık, ilgiliyi askeri darbeyle hükümeti devirmeyi amaçlayan Balyoz harekât planına katılmakla suçlamıstır. Bu bağlamda, basvuranın Suga eylem planını uygulamaktan sorumlu ağ olan “Ankara Bölgesi” koordinatörü olduğunu ileri sürmüstür. Savcılığa göre, ilgilinin bu eylem planı çerçevesinde hazırladığı belgelerde öngörülen eylem ve harekâtları uygulamaktan sorumlu deniz kuvvetleri amiral ve subay listesi (Müzahir Personelden Öncelikli ve Özellikli Görevlendirme Listesi) yer almaktaydı.

 

Savcılık, suçlamalara dayanak olarak Ağır Ceza Mahkemesi’ne su delilleri sunmustur: basvuranı Ankara Bölgesi koordinatörü olarak görevlendiren, Suga planına iliksin 11 ve 17 nolu CD’lere kaydedilen “Suga/EK-A.doc” baslıklı dijital belge; basvuranın “Müzahir Personelden Öncelikli ve Özellikli Görevlendirme Listesi”ni hazırlamakla görevli kisi olduğunu belirten ve diğerleri arasında “çalısma grupları arasında görevlerin dağılımı” baslıklı bilgi notunu içeren, “2002/2003/DZ.K.K./BILGI NOTU/EK-B.doc” baslıklı dijital belge; 111 subay hakkındaki bilgileri içeren, ilgili tarafından olusturulan ve “Öncelikli ve Özellikli Görevlendirme Listesi” baslıklı 11 nolu CD’ye kaydedilen dijital belge; 2008-2012 yılları için basvuranın tuğamiral (bir yıldız) olarak ve 2012-2014 yılları için tümamiral (iki yıldız) olarak yer aldığı, “2000-2014 yılları için amiral listesi” ni kapsayan 11 nolu CD’ye kaydedilen, “2002-2003/DzK.K./Amiral Listesi.1.xls” baslıklı Excel belgesi.

 

Savcılık, aynı zamanda aleyhte delil unsurları olarak sunulan dijital dosyaların hem içeriğinin hem de desteğinin gerçekliğini onaylayan bilirkisi raporlarını sunmustur. 23. Gölcük Donanma Komutanlığı’nda, bir baska ceza davası çerçevesinde, 6 Aralık 2010 tarihinde arama yapılmıs ve böylelikle Balyoz harekât planıyla ilgili çok sayıda ek belge ele geçirilmistir.

 

Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi, 11 Subat 2011 tarihli durusmanın sonunda, savcının talebi üzerine, ilgilinin suçlu olduğuna dair hakkındaki süpheleri güçlendiren ve 6 Aralık 2010 tarihli arama sırasında ele geçirilen belgelerde yer alan ek bilgileri göz önünde bulundurarak basvuranın tutuklanmasına karar vermistir. Basvurana göre, Ağır Ceza Mahkemesi kendisine savcının talebine iliskin görüslerini sunma imkânı vermemistir.

 

Basvuran, tahliye edilmesini sağlamak amacıyla birçok defa Ağır Ceza Mahkemesi’ne basvurmustur. Basvuran, özellikle kendisine yöneltilen suçlamalara dayanak olusturan dijital belgelerin aslında birçok subayı suçlamak ve onların ayağını kaydırmak amacıyla olusturulan veya değistirilen dosyalar olduğunu ileri sürmüstür. Diğer suç ortaklarıyla birlikte basvuran, suçlamalara dayanak olarak, savcılık tarafından sunulan delil unsurlarının geçersizliğini kanıtlamak amacıyla Ağır Ceza Mahkemesi’ne aksi yönde kanaat bildiren bilirkisi raporlarını sunmustur.

 

Ağır Ceza Mahkemesi, savcılığın bu konudaki görüsüne uymus ve mevcut delil durumuna, basvurana atfedilen suçların niteliğine ve kuvvetli süphelere dayanarak basvuruları reddetmistir.

 

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi 21 Eylül 2012 tarihli kararla, “Balyoz” davasına iliskin kararını açıklamıs ve, basvuranı eski Ceza Kanununun 61. maddesiyle (Bakanlar Kurulu’nu cebren ıskat tesebbüsünü cezalandıran) birlikte yine aynı kanunun 147. Maddesine dayanarak on sekiz yıl ağırlastırılmıs hapis cezasına mahkûm etmistir. Bu kararın temyizi kabildir.; süre gerekçeli kararın tebliğinden itibaren baslayacaktır.

 

B. İlgili İç Hukuk kuralları

 

 İlgili Ceza Kanunu hükümleri

Olayların olduğu dönemde yürürlükte olan Eski Ceza Kanunu’nun 147. maddesi sunu öngörmektedir:

“Türkiye Cumhuriyeti İcra Vekilleri Heyetini cebren iskat veya vazife görmekten cebren menedenlerle bunları tesvik eyliyenlere ağırlastırılmıs müebbet ağır hapis cezası hükmolunur.”  Aynı kanunun 61. maddesi, islendiği zamanda ağırlastırılmıs müebbet hapis cezası gerektiren suçun tesebbüs asamasında kalması halinde failin on bes yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılmasını öngörmektedir.

 

Ceza Muhakemesi Kanunu Hükümleri

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 91. maddesinin ikinci fıkrası sunu öngörmektedir: “Gözaltına alma, bu tedbirin sorusturma yönünden zorunlu olmasına ve kisinin bir suçu islediğini düsündürebilecek emarelerin varlığına bağlıdır.”

Tutukluluk, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. ve devamı maddelerinde ele alınmaktadır. 100. maddeye göre kisi, hakkında suç islediğine dair kuvvetli süphelerin varlığını gösteren olguların bulunması ve tutukluluğun bu maddede sıralanan gerekçelerden biri ile haklı gösterilmesi durumunda tutuklanabilmektedir. Kaçma veya kaçma süphesi uyandıran somut olguların bulunması, kaçma veya kaçma süphesi bulunması ya da süpheli kisinin delilleri yok etme, gizleme, değistirme veya tanıkları etkileme riski bulunduğunda tutukluluk hali haklı kabul edilmektedir. Aynı zamanda süphelinin özellikle Devlet’in güvenliğine ve anayasal düzene karsı bazı suçları islediğine dair kuvvetli süphelerin

bulunması halinde tutukluluk durumu haklı gösterilebilmektedir.

 

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 101. maddesi, tutukluluğa sorusturma asamasında Cumhuriyet Savcısı`nın talebi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından ve kovusturma asamasında savcının talebi üzerine ya da re’sen yetkili mahkeme tarafından hükmedilebileceğini öngörmektedir. Tutuklanma ve tutukluluk halinin devamıyla ilgili kararlar itiraz konusu olabilmektedir. Bunlara iliskin kararlarda tutukluluğa iliskin hukuki ve fiili nedenlerle gerekçe gösterilmelidir.

 

Kanunun 104. maddesine göre süpheli veya sanık yargılamanın her asamasında serbest bırakılmayı talep edebilmektedir. Tutukluluğun devamı ya da serbest bırakılma kararı bir hâkim ya da bir mahkeme tarafından verilmektedir. Ayrıca serbest bırakılma talebinin reddedilmesine iliskin karara da itiraz edilebilmektedir.

 

Yetkili makam, kanunun 103 ve 104 maddelerine bağlı olarak dile getirilen talep hakkında, savcıyı, süpheliyi, sanık ya da avukatını dinledikten sonra, Kanunun 105. 10 maddesine göre ilgilinin adli kontrol altında salıverilmesine karar verebilir veya salıverilme talebini reddedebilir.

 

Son olarak, Kanunun 260. maddesine göre, savcı, sanık ve müdahil taraf her türlü hâkim veya mahkeme kararına karsı itiraz edebilmektedir.

 

SİKÂYETLER

 

Basvuran, Sözlesme’nin 5. maddesi, 1. fıkrasını ileri sürerek, özgürlüğünden yoksun bırakılmasının ne ulusal mevzuata, ne de Sözlesme’ye uygun olmadığını; çünkü atılı suçu islediğine dair inandırıcı nedenler olmadan yakalandığını ve tutuklandığını iddia etmektedir. Basvuran, savcılık tarafından suçlayıcı iddiaları destelemek için sunulan delillerin geçerli olmadığını ileri sürmekte ve bu bağlamda Ağır Ceza Mahkemesi’nde savunma makamı tarafından ibraz edilen aksi yönde kanaat bildiren bilirkisi raporlarında, bu delil unsurlarının sahte olduğunun saptandığını belirtmektedir. Bu tür hileli bir değisiklik, basvuranı ve suç ortaklarını haksız suçlama ve Cumhuriyet ilkelerine sadık ordu subaylarının ayağını kaydırma amacı tasımaktaydı.

Sözlesme’nin 5. maddesi 3. fıkrasını ileri süren basvuran, tutukluluk süresinin asırı uzun olduğunu iddia etmektedir. Basvuran ayrıca tutukluluk halinin devam etmesini haklı göstermek için yerel mahkemeler tarafından ileri sürülen gerekçelerin yetersiz olmasından sikâyet etmektedir.

 

Basvuran öte yandan, Sözlesme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasını ileri sürerek yerel mahkemeleri serbest bırakılmasına iliskin taleplerini durusma yapmaksızın ve savunma görüslerini göz önünde bulundurmasızın reddetmekle suçlamakta ve bunun silahların esitliği ilkesine aykırı olduğunu ileri sürmektedir.

 

Basvuran, Sözlesme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasına dayanarak, hakkında yürütülen yargılamanın süresinin uzunluğundan sikâyet etmektedir.

 

Basvuran Sözlesme’nin 6. maddesi 1. fıkrasına dayanarak, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde adil yargılanma hakkından yararlanamadığını iddia etmektedir. Bu bağlamda, mahkemenin, savunma haklarına fazla riayet etmeyen bir yargılama sürdürdüğünü iddia etmektedir.

 

Basvuran ayrıca, tüm delil unsurlarına ulasmasının mümkün olmaması ve savunmasını hazırlamak için gerekli kolaylıklardan yararlanamaması nedeniyle Sözlesme’nin 6. maddesinin ihlal edildiğini belirtmektedir.

 

Basvuran, Sözlesme’nin 6. maddesinin 2. fıkrasına dayanarak masuniyet karinesi ilkesinin ihlal edilmesinden sikâyet etmektedir. Basvuran bu bağlamda, suçluluğu ispat edilmeden önce kendisinin suçlu olduğunu belirten bazı gazetecileri ve kendisini suçlu gibi gösteren medyayı suçlamaktadır.

 

HUKUKÎ DEĞERLENDİRME

 

A. Sözlesme’nin 5. maddesi, 4. fıkrasının ihlal edildiği iddiası hakkında

 

Basvuran, Sözlesme’nin 5. maddesi 4. fıkrasını ileri sürerek, tutukluluk halinin yasallığına itiraz etmesine imkân veren etkili bir iç hukuk yolu bulunmamasından sikâyet etmektedir. Esasen, yerel mahkemelerin serbest bırakılmasına iliskin taleplerini durumsa düzenlemeksizin ve savunma görüslerini göz önünde bulundurmaksızın reddetmistir; bu durum basvurana göre silahların esitliği ilkesiyle bağdasmamaktadır.

 

AİHM, dosyanın mevcut durumu dikkate alındığında, bu sikâyetin kabul edilebilirliği hususunda henüz karar verebilecek asamada olmadığını saptamıs ve İçtüzüğün 54. maddesi, 2. fıkrası, b) bendi uyarınca söz konusu sikâyetlerin [görüsleri alınmak üzere] davalı devlete bildirmesine karar vermistir.

 

B. Sözlesme’nin 5. maddesi, 1. fıkrasının ihlal edildiği iddiası hakkında

 

Basvuran, Sözlesme’nin 5. maddesi 1. fıkrasını ileri sürerek, suç islediğine dair hakkında makul süphe duyulmasını gerektiren inandırıcı nedenler olmadan, iç hukuk hükümlerine ve Sözlesme’ye aykırı olarak yakalanıp tutuklanmıs olmasından sikâyet etmektedir.

 

Mahkeme, öncelikle basvuranın yakalanması ve tutuklanmasının sadece Sözlesme’nin 5. maddesi, 1. fıkrası c) bendi hükümlerine değil, aynı zamanda Sözlesme’nin 5. maddesi, 1. fıkrası anlamında öngörülen “yasal yollara” da aykırı olarak gerçeklestirildiğini iddia ettiğini not etmektedir. Basvurana göre, özgürlükten yoksun bırakma konusunda düzenleme yapan iç hukuk normları, kisinin suç islediğine dair inandırıcı nedenlerin varlığını arayan Sözlesme hükümleriyle de benzerlik göstermektedir.

 

Mahkeme, somut olayda, bu durumda sikâyeti ilk olarak Sözlesme’nin 5. maddesi, 1. fıkrası, c) bendi anlamında “inandırıcı nedenlerin” varlığı basğı altında inceleyecektir. 48. Mahkeme öncelikle, Sözlesme’nin 5. maddesi, 1. fıkrası, c) bendinin, bir ceza yargılaması çerçevesinde bir kisinin ancak hakkında suçu islediğine dair inandırıcı nedenlerin bulunması halinde mahkeme önüne çıkarılması amacıyla tutuklanmasına karar verilebileceğini düzenlediğini hatırlatmaktadır (Jecius v. Litvanya, no: 34578/97, § 50, AİHM 2000-IX ve Wloch v. Polonya, no: 27785/95, § 108, AİHM 2000-XI). Tutukluluk kararının dayandırılması gereken “makul süphe” kavramı Sözlesme’nin 5. maddesi, 1. paragrafı, c)

bendi tarafından getirilen korumanın temel unsurunu teskil etmektedir. İnandırıcı nedenler, söz konusu kisinin üzerine atılı suçu islediğine dair objektif bir gözlemciyi ikna etmeye uygun olguların ve bilgilerin varlığını gerektirmektedir. Bununla birlikte, makul olarak kabul edilebilecek durumlar somut olayın kosullarının tamamına bağlıdır (Fox, Campbell ve Hartley v. Birlesik Krallık, 30 Ağustos 1990, § 32, A Serisi no.182; O’hara v. Birlesik Krallık, no: 37555/97, § 34, AİHM 2001-X; Korkmaz ve diğerleri v. Türkiye, no: 35979/97, 21 Mart 2006, § 24; Süleyman Erdem v. Türkiye, no: 49574/99, 19 Eylül 2006, § 37, ve Çelik ve Yıldız v. Türkiye, no: 51479/99, 10 Kasım 2005, § 20).

 

Mahkeme ardından, Sözlesme’nin 5. maddesi, 1. paragrafı, c) bendinin, sorusturmayı yapan görevlilerin, yakalandığı anda kisiyi suçla itham etmek için yeterli delilleri toplamıs olması gerekliliğini öngörmediğini hatırlatmaktadır. Sözlesme’nin 5. maddesi, 1. paragrafı, c) bendine göre sorusturmanın konusu, tutukluluk süresince kisinin yakalanmasının temelini olusturan somut süphelerin doğruluğunu kanıtlayarak veya ortadan kaldırarak sorusturmayı tamamlamaktır. Dolayısıyla, süphelere dayanak olusturan olgular ile ceza yargılamasının sonraki asamalarında tartısılacak olan ve mahkûmiyete gerekçe olusturacak veya suç isnadına temel teskil edecek olan olguların aynı düzeyde değerlendirilmemesi gerekmektedir (Murray v. Birlesik Krallık, 28 Ekim 1994, § 55, A Serisi no. 300-A, ve yukarıda anılan Korkmaz ve diğerleri kararı, § 26).

 

Süphesiz Sözlesme’nin 5. maddesi, 1. paragrafı, Sözlesmeye taraf devletlerin güvenlik görevlilerinin organize suçlarla etkili olarak mücadelesini asırı derecede güçlestirmeye sebep olabilecek biçimde uygulanmamalıdır (bkz. mutatis mutandis, Klass ve diğerleri v. Almanya, § 58-68, A serisi, no. 28, 6 Eylül 1978). Mahkemenin görevi, izlenilen mesru amaç da dâhil olmak üzere, 5. maddenin 1. paragrafı c) bendinde belirtilen sartların somut olayda yerine  getirilip getirilmediğini belirlemekten ibarettir. Bu bağlamda, Mahkeme ilke olarak kendilerine sunulan delilleri incelemek ve değerlendirmek için daha iyi bir konumda olan ulusal mahkemelerin değerlendirmesinin yerine kendi değerlendirmesini koyma yetkisinesahip değildir (bkz. yukarıda anılan Murray kararı, § 66).

 

Mahkeme somut olayda basvuranın 2002 ve 2003 yılında, seçilmis hükümeti zorla devirmeyi amaçlayan askeri darbe yapmayı planlayan ve silahlı kuvvetler bünyesindeki general ve subaylardan olusan Balyoz isimli suç örgütüne üye olduğuna dair hakkında süphelerin bulunması sebebiyle özgürlüğünden mahrum bırakıldığını saptamaktadır. İlgili özellikle söz konusu örgütün, Suga eylem planının icrası amacı tasıyan “Ankara Bölgesi” ağının koordinatörü olmakla suçlanmıstır. Basvuran ayrıca, aynı plan çerçevesinde öngörülen eylem ve operasyonların icrasıyla görevli deniz kuvvetleri amiral ve subaylarının listesini bizzat hazırlamakla suçlanmıstır.

Mahkeme, sorusturma dosyasında, basvuranın Suga eylem planı çerçevesinde Ankara bölgesi koordinatörü olduğunu belirten ve bu eylem planını destekleyen personele atfedilen öncelikli ve özellikli görevlere iliskin listenin hazırlanmasıyla görevli olduğunu belirten dijital belgeler gibi delillerin bulunduğunu da gözlemlemektedir.

 

Basvuranın, savcılık tarafından aleyhinde sunulan delil unsurlarının geçersiz olduğuna ve sonuç olarak tutuklanmasını haklı gösterecek makul süphelerin bulunmadığına iliksin iddiasıyla ilgili olarak, AİHM sorusturma dosyasında bir yandan aleyhte olan delil unsurlarını olusturan dijital belgelerin gerçekliğini doğrulayan bilirkisi raporları, diğer yandan savunma makamı tarafından sunulan ve bu delillerin inandırıcılığına değinen aksi yönde kanaat bildiren bilirkisi raporlarının yer aldığını kaydetmektedir. Öncelikle ceza sorusturması prosedürünün sonraki asamasında, basvuranın ileri sürdüğü gibi, delil unsurlarının inandırıcı olup olmadığını veya bunların kendisine iftira atma niteliği tasıyan sahte bir unsur olup olmadığını tespit etme yükümlüğü ulusal yargı organlarına aittir. Süphelerin bulunduğu asamada gereken olguları ispat etme seviyesiyle ilgili olarak Sözlesme’nin 5. maddesi, 1. fıkrasının gerekleri dikkate alındığında, AİHM, ceza dosyasının, basvuranın kovusturulmasına neden olan suçu

islemis olabileceği konusunda objektif bir gözlemciyi ikna edebilecek bilgiler içerdiği kanaatindedir.

 

Dolayısıyla, basvuranın Sözlesme’nin 5. maddesi, 1. fıkrası, c) bendi uyarınca, bir suç islemis olabileceğine dair hakkında makul süphe olusturacak “inandırıcı nedenlere” dayanarak yakalanıp tutuklandığına karar vermek gerekmistir (bkz. yukarıda anılan Murray kararı, § 63,Korkmaz ve diğerleri kararı, § 26 ve Süleyman Erdem kararı, § 37).

 

Ardından, basvuranın tutuklanmasının iç hukuk kurallarına uygunluğu konusuyla ilgili olarak (Bozano v. Fransa, A Serisi no: 111, 18 Aralık 1986, § 54; Wassink v. Hollanda, 27 Eylül 1990, A Serisi no: 185-A, § 24; Baranowski v. Polonya, no: 28358/95, § 50, AİHM 2000-III; Mooren v. Almanya, no: 11364/03, 13 Aralık 2007, § 72 ve Öcalan v. Türkiye [BD], no: 46221/99, § 83, AİHM 2005-IV) Mahkeme yukarıda belirtilen tespitlerine gönderme yapmaktadır. Mahkeme, ulusal adli makamların basvuranı, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 91. maddesi, 2. fıkrası ve 100. maddesi anlamında, hakkındaki suçlamayla ilgili ciddi neden ve emarelerin varlığını da dikkate alarak ve somut delil unsurlarına dayanarak Ceza Kanununca yaptırıma bağlanan suçları islediği iddiasıyla yakaladıklarını gözlemlemektedir.

 

Bu delil unsurlarının kesin bir mahkûmiyete karar verilmesi için gerçek ve yeterli derecede inandırıcı olup olmadığı bilme sorununu yargılamadan, Mahkeme, somut olayda basvuranın tutuklanmasının yasaya aykırı olarak nitelendirilmesi konusunda ulusal otoritelerce ileri sürülen yasal hükümlerin davada uygulanması ve yorumlanmasının keyfi veya mantıksız olduğu sonucunun ortaya çıkmadığı kanısındadır.

 

Dolayısıyla basvurunun bu kısmı açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözlesme’nin 35. maddesi, 3. fıkrası, a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmesine karar verilmistir.

 

C. Sözlesme’nin 5. maddesi, 3. fıkrasının ihlal edildiği iddiası hakkında

 

Basvuran, Sözlesme’nin 5. maddesi, 3. fıkrası anlamında, tutukluluk süresinin uzunluğundan sikâyetçi olmaktadır.

 

Mahkeme, tutukluluk süresinin makul olup olmadığı sorununun her durumda davanın özelliklerine göre değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Ardından somut bir olayda sanığın maruz kaldığı tutukluluk süresinin makul süreyi asmamasını sağlamanın öncelikle ulusal yargı makamlarının görevi olduğunu hatırlatmaktadır. Bu amaçla, ulusal yargı makamları, masumiyet karinesi ilkesini tam olarak göz önünde bulundurarak, 5. Maddede belirtilen kurala aykırılık durumunu haklı gösteren kamu menfaatini ortaya koyacak ya da onu ortadan kaldıracak nitelikteki bütün kosulları incelemeli ve salıverilme taleplerine iliksin kararlarında bu hususu dikkate almalıdırlar. Mahkeme özellikle ilgili tarafından belirtilen ve itiraza konu olmayan olay ve olgulardan yola çıkarak ve bu kararlarda yer alan gerekçeleri göz önünde bulundurarak 5. maddenin 3. fıkrasının ihlal edilip edilmediğini belirlemek durumundadır (bkz, örneğin, McKay v. Birlesik Krallık [BD], no.543/03, § 43, AİHM 2006-X ve Bykov v. Rusya [BD], no.4378/02, § 63, 10 Mart 2009).

 

Mahkeme ayrıca, tutulan kisinin suç islemis olduğuna dair duyulan makul süphenin sürmesinin, o kisinin tutukluluk halinin devamlılığının geçerliliği açısından olmazsa olmaz (sine qua non) bir kosul olduğunu; ancak bu kosulun belli bir süre geçtikten sonra yeterli olmadığını hatırlatmaktadır. Mahkeme, bu durumda yargı organları tarafından kabul edilen diğer gerekçelerin özgürlükten mahrum bırakılmayı haklı göstermeye devam edip etmediğini incelemelidir. Bu gerekçeler “uygun” ve “yeterli” görüldüğünde, AİHM yine yetkili ulusal makamların yargılamanın devamına iliskin “özel bir özenle” hareket edip etmediğini arastırmaktadır (bkz. diğerleri arasında, Letellier v. Fransa, 26 Haziran 1991, § 35, A serisi no.207; Yağcı ve Sargın v. Türkiye, 8 Haziran 1995, § 50, A serisi no.319-A). 60. Mahkeme, mevcut davada, basvuranın toplam tutukluluk süresinin bir yıl sekiz aydan biraz fazla olduğunu tespit etmektedir.

 

Mahkeme öncelikle, basvuranın tutukluluğu hakkında karar vermeye yetkili ulusal yargı makamları gibi, hakkında kovusturma yapılan basvurana atılı suçların ağırlığı dolayısıyla ortaya çıkan kaçma riskinin varlığına ve özellikle ağır organize suçlara iliskin çok sayıda suç ortağı hakkında yürütülen ceza davasının karmasıklığına dikkat çekmektedir.

 

Mahkeme, bu kosullar altında, basvuranın tutukluluk süresinin Sözlesme’nin 5. maddesi, 3. fıkrasında düzenlenen ivedilik gerekliliğine uygun olduğu kanaatindedir (Saçan v. Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), 65387/09, 13 Aralık 2011; Bahattin Sahin v. Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), no.29874/96, 17 Ekim 2000; Türkdoğan v. Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), no. 29742/03, 20 Subat 2007 ve Köse ve diğerleri v. Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), no.50177/99, 2 Mayıs 2006). Ayrıca Sözlesme’nin 6. maddesi, 2. paragrafı kapsamında incelenebilecek farklı herhangi bir sorun da bulunmamaktadır.

 

Dolayısıyla, bu sikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözlesme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası gereğince reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmıstır.

 

D. Sözlesme’nin 6. maddesi 1. fıkrasının ihlal edildiği iddiası hakkında (ceza davasının süresi)

 

Basvuran, Sözlesme’nin 6. maddesi, 1. fıkrasına dayanarak aleyhinde sürdürülen ceza davasının süresinden de sikâyet etmektedir.

 

AİHM, dikkate alınması gereken sürenin, ilgilinin savcı huzuruna çıktığı 23 Subat 2010 tarihinde basladığını ve söz konusu yargılamanın halen Ağır Ceza Mahkemesi’nde derdest olduğunu kaydetmektedir. Ağır Ceza Mahkemesi 196 sanık ile ilgili olarak kararını yakın zamanda vermis olup, gerekçeli kararını yazmaktadır. Hali hazırda yargılama, yaklasık üç yıldan bu yana devam etmektedir.

 

Söz konusu toplam süreyi ve herhangi bir islem yapılmadan geçen önemli süreçlerin bulunmamasını dikkate alarak AİHM, konuyla ilgili yerlesik içtihadının ısığında (bkz, örneğin, Pélissier ve Sassi v. Fransa [BD], no. 25444/94, §§ 71-74, AİHM 1999-II), ihtilaf konusu yargılamanın süresinin uzun olmadığı ve hali hazırda, Sözlesme’nin 6. maddesi, 1. fıkrasında öngörülen “makul süre” gereğini karsıladığı kanaatindedir.

 

Dolayısıyla, bu sikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözlesme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası gereğince reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmıstır.

 

E. Sözlesme’nin 6. maddesi, 1. fıkrasının ihlal edildiği iddiası hakkında (bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde adil yargılanma hakkı)

 

Basvuran, Sözlesme’nin 6. maddesi, 1. fıkrasını ileri sürerek, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde adil yargılanma hakkından yararlanamadığını, hakkındaki suçlamaların niteliği ve nedeni hakkında en kısa sürede bilgilendirilmediğini, savunmasını hazırlamak için gerekli zaman ve kolaylıklara sahip olmadığını ve lehteki delilleri sunma imkânından yoksun bırakıldığını iddia etmektedir.

 

AİHM basvuran aleyhinde sürdürülen ceza davasının bu hususta ilk derece mahkemesi olan ve yakın zamanda kararını veren ve gerekçeli kararını yazmakta olan İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde halen derdest olduğunu belirtmektedir. Bu karara karsı temyiz yolu açıktır. AİHM, temyiz incelemesinin sonucuna iliskin herhangi bir fikir yürütemeyeceği kanaatindedir. Dolayısıyla, basvuran hakkında açıklanan kesin bir mahkûmiyet bulunmaması nedeniyle, AİHM, basvuran hakkında açılan yargılama hakkında genis kapsamlı bir inceleme yapamayacağını belirtmektedir.

 

Dolayısıyla ulusal mahkemeler nezdinde yürütülen davanın mevcut asamasında basvuranın Sözlesme’nin 6. maddesi hükümlerinin olası ihlali konusunda sikâyet edemeyeceği sonucuna varılmaktadır. Bununla birlikte, basvuran kendisi hakkında yürütülen ceza yargılaması sonunda iddia ettiği ihlallerden dolayı mağdur olduğunu düsündüğü takdirde, yeniden Mahkeme’ye basvurabilir. Dolayısıyla basvurunun bu kısmının incelenmesi için henüz erkendir (bkz. Baltacı v. Türkiye, no: 495/02, 14 Haziran 2005). Bu durumda, Sözlesme’nin 35. maddesi, 4. paragrafı uyarınca, basvurunun bu kısmının reddedilmesi gerekmektedir.

 

F. Sözlesme’nin 6. maddesi, 2. fıkrasının ihlal edildiği iddiası hakkında (masuniyet karinesi)

 

Basvuran, Sözlesme’nin 6. maddesi, 2. fıkrasına dayanarak, masuniyet karinesi ilkesinin ihlal edildiğinden sikâyet etmektedir.

 

AİHM, basvuranın, Sözlesme’nin 6. maddesi, 2. fıkrasınca korunan masuniyet karinesi ilkesine yerel makamlarca riayet edilmediğini gösteren herhangi bir delil sunmadığını tespit etmektedir. Bu sikâyet, tamamen dayanaktan yoksun olup Sözlesme’nin 35. maddesinin, 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası gereğince reddedilmelidir.

 

Bu gerekçelere dayanarak, AİHM, oybirliğiyle,

Basvuranın, Sözlesme’nin 5. maddesi, 4. fıkrası bağlamındaki sikâyetlerinin (tutukluluğun yasallığına itiraz etmek için etkili bir iç hukuk yolunun olmaması) incelenmesinin ertelenmesine; Basvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna karar vermistir.

 

İLETİŞİM BİLGİLERİ BAYTOK HUKUK BÜROSU
Korkutreis Mahallesi Sezenler Caddesi No: 4/16 06430 Sıhhiye / Çankaya - ANKARA
Tel: +90 312 231 02 25
Fax: 0 312 231 02 26
E-mail: info@baytokhukukburosu.com
Başa Dön
Facebook
Twitter
Youtube